TAKİP EDİNİZ

İÇERİK ARAMA

III. Selim ve Kabakçı Mustafa


Osmanlı Devleti Kanuni dönemiyle devasa sınırlarına ulaşmıştı. Buna göre bu kadar geniş bir coğrafyada çok sayıda dini, kültürü ve ırkı temsil eden milletleri adaletle yönetmek de zorlaşmıştı. Bu zirvede durabilmek bile, başlı başına bir başarıydı. Nitekim bu duruşu tehdit eden rüşvet gibi pek çok iç sorunları vardı. Örneğin Şair Fuzuli’nin, kendisine tahsis edilen maaşını rüşvetsiz alamayınca Kanuni’ye yazdığı, “Selam verdim almadılar rüşvet değildir deyu” diye başlayan ünlü mektubu bilinir.

Osmanlı Devleti’nin entelektüel kaynağı medrese, kendini dini bilimlerde tekrar ederken müspet bilimlerden ve teknikten uzaklaşmaya başlamıştı.  Medresenin bu atalet durumu, hem devleti hem de toplumu geriletiyordu. Medrese kendi işini iyi yapmadığı gibi, devleti kurtarma adına yapılan iyileştirme çalışmalarına da karşı çıkmıştı. Kurum amacından sapmış öyle ki; bir kısım ulemanın kişisel menfaatleri dinin, milletin, devletin menfaatlerinin önüne geçmişti. Bunun yanında Devlet kademelerindeki rüşvet, aşırı israf, devleti ve milleti umursamazlık, lüks ve eğlence gibi hastalıklar da üst tabakadan topluma sirayet etmişti. Osmanlı Devleti orduya, milleti de devlete dayanıyordu. Orduya rüşvetle rastgele insanların alınması, Yeniçerilerin savaş dışı zamanlarda bazı işlerle meşgul olmalarına izin verilmesi, ordunun yeni savaş teknolojilerini edinememesi gibi olumsuzluklar Yeniçeri ocağını bozmuştu. Yeniçeri, eski disiplin ve ahlakından uzaklaşmış milletin; malına, namusuna el uzatan, savaşa sadece ganimet için katılan, sıkıştığı zaman çarpışmadan kaçan, yeniliklere karşı çıkan ve her türlü fitneye teşne olan bir zorbaya dönüşmüştü. Öyle ki Zigetvar Seferi dönüşünde Kanuni’nin vefatını öğrenen Yeniçeriler, etrafı mateme boğarken; ardından tahta geçen II. Selim’den cülus bahşişi alamayınca da hem II. Selim’e hem babası merhum Kanuni’ye beddualar etmekten geri durmaz hale gelmişlerdi.

***

Padişahlığa gelince; 1603 yılında, I. Ahmet döneminde “ekber evlat” uygulamasıyla kardeş katlinden vazgeçilip yerine “kafes sistemi” getirildi. Bu sistemde tahta çıkabilecek şehzadeler muhafızların göz hapsinde tutuluyordu. Bu uygulamayla  “sancağa çıkma” görevi şehzadelerden alındı. Bu durum ileride padişah olacak veliahdın idari yeteneklerinin körleşmesine neden oluyordu. Şehzadeler bundan böyle dünyaya “kafes içinden” bakıyor, hocalarından ve yakın akrabalarından öğrendikleri kadar hayatı, dünyayı ve devleti tanıyabiliyorlardı. Osmanlı Devleti’nin ilmiye, seyfiye, kalemiye ve ayan sınıflarını yönetecek otoritenin başı, yükselme devrinin aksine, daha çocukluk çağından itibaren dünyadan kopuk, uygulamasız eğitim alıyordu. Otorite erki ruhundan uzaklaştırılıyordu. Bu sistemde devletin bütün kademelerinde otoritesini hissettirecek bir sultan yetişemiyordu. Padişahın otoritesi hadım ediliyor, makamının içi boşaltılıyordu. Yönetimin bu güç boşluğunu ise devletin bekasını düşünmeyen bir takım menfaatperestler ve hainler dolduruyordu. Yönetim zaafı adalette, orduda, ulema sınıfında ve toplumda ciddi sıkıntılara yol açmış, kurumlarıyla devlet ve toplum çürümeye başlamıştı. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin zirvesindeki sadvetli Hükümdar Kanuni’den 230 yıl sonra padişah olan III. Mustafa bu durumdan;

“Yıkılıptır bu cihan sanma ki bizde düzele
Devleti çarh-deni verdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-saadette gezen heb hezele
İşimiz kaldı hemân nerhamet-i tevn-yezel’e”
(Yıkılıptır bu cihan sanma ki bizde düzele
Kadere bak ki devleti verdi kepazelere
Alçak denir, şimdi kapısında gezinenlere
Kurtuluşumuz kaldı Allah’ın merhametine) diye şikâyet ediyordu.

***

III. Selim de kafes arkasından gelen III. Mustafa’nın oğludur. Annesi Gürcü güzeli Mihrişah Sultan’dı. Şair Munib Efendi Onu;

“Mihrişah kadın o hurşid-i kamer-kevkebe kim
Pertev-i şân kılar gam-kede-i âlemi şen
Mehd-i ulyâ ki idüp re’feti temdid-i sürür
Kimsenin tıfl-ı dili derd ile kalmaz şiven”

(Güzelliği ay gibi, gönlü sevgiyle dolu olan Mihrişah kadının ünü, dünyada ulaştığı yerdeki gamı kederi neşeye çevirir. Ulu bir beşik gibi olan merhametini sunduğunda evlat acısı çekenin bile gönlünde matem kalmaz) şeklinde betimlemişti.

III. Selim 28 yaşına kadar sancağa çıkma yerine kafeste, böyle bir annenin şefkatinde ruhunu biçimleyerek kişiliğini oluşturmuş, hocalarından uygulamalı devlet bilgisi ve savaş sanatları öğrenmek yerine edebiyat, musiki ve diğer Osmanlı sanatlarının eğitimini alarak ömrünün en değerli zamanlarını harcamıştır. III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti Avusturya ve Rusya ile savaşıyordu. O yıllarda Avrupa siyasetinin konuştuğu “Şark Meselesi”, Osmanlıları Avrupa’dan kovmanın örtülü adıydı. III. Selim savaşı kaybederek derin bir üzüntü ile 1792’de Avusturya ile Yaş, Rusya ile Zistovi antlaşmalarının imzalamak zorunda kalmıştı. Fakat bu ağır mağlubiyetten ne fesata bulaşmış millet, ne ulema ne de Yeniçeriler üzülüyordu. Ordu, devleti oluşturmuştu. Ordu bozulunca da devlet dirayetini kaybetmişti. Ordu Osmanlı Devleti’nin ruhuydu. Bunu çok iyi bilen III. Selim, yapılan barış antlaşmalarını fırsat bilerek bozulan bu ruhu bir dizi reformlarla tekrar sağlığına kavuşturmak ve bundan dolayı yeni bir ordu (Nizam-ı Cedid) kurmak için teşebbüse geçti (1793). Ancak devletin otoritesine hâkim değildi. Devlet ricali, Yeniçeri ve ulema (Meşihat) Padişah’a rağmen otorite kullanıyorlardı. Örneğin Kadılıklar rüşvetle satılıyordu. Halk ise cahil fakir ve menfaatperest olmuştu. Hatta para karşılığında ömründen yıl bile satanlar vardı(!)

***

Diğer yandan III. Selim’in etrafı menfaatperest, eğlence ehli ve hainler tarafından sarılmış, memlekette olup biten olayları ancak kendisine aktarıldığı şekil ve miktarı kadar bilebiliyor ve nüfuzu İstanbul’un dışına tesir etmiyordu. Taşradaki halk, derebeylerin baskısı altında ses çıkartılmadan sömürülüyordu. Devlet içinde çalışan bunca hain unsurlar varken, Osmanlı Devleti’nin yıkılması için Rusya’ya ve İngiltere’ye ihtiyaç yoktu. Devleti yöneten bürokratlar gurur ve kibir içinde halka yüksek vergiler salarken kendileri rüşvet, himaye ve iltimaslarla sefahat içinde yaşıyordu. Devlet büyükleri, müzeyyen yalılar, muhteşem konaklar inşa ettiriyorlardı. Diğer yandan bu harcamaları karşılamak için salınan vergilere neden olarak Nizam-ı Cedid’i gösteriyorlardı. III. Selim de en güzide musıki-şinaslarla gece mehtaplarda zevk ve sefa içinde vakit geçirirdi. Boğaz içinde mehtap âlemleri, Çırağan şenliklerinde zarif kadınlar ve erkeklerle geçirilen hoş vakitlerin halka yansıması büyük bir öfke ve nefretle karşılık buluyordu. Her ne kadar devleti başarılı bir şekilde modernleştirmeye çalışmışsa da III. Selim, bir sanat adamıydı. Devlet denen ata, usta bir binici gibi binmeyi becerememişti. Onun modernleşme çalışmalarına karşı çıkan Yeniçeri ve Ulema sınıfına karşı, başarılı bir siyasi strateji geliştirememişti. En yakınındaki Şeyhül İslam Topal Ataullah Efendi ve Payıtahtın Kaymakamı Selanikli Köse Musa Paşa’nın bile ihanet içinde olduklarını anlayamamıştı(!)

***

Nizam-ı Cedid’i istemeyen ulema ve Yeniçeri ağaları aleyhte propaganda yapıyorlardı. Öyle ki Yeniçeriler “Moskof olurum da Nizam-ı Cedid olmam” diyecek raddeye gelmişlerdi. Nizam-ı Cedid kıyafetini Frenk kıyafeti olarak bellemişler ve “Biz kuloğlu kuluz! Eba-an-ced yeniçeriyiz. Nizam-ı Cedid elbisesi giymeyiz!” diye isyan eden Yeniçeri askerleri, zaman zaman ağalarına saldırıyorlardı. Halkın fakirliği, esnafa salınan ağır vergiler, devletteki israf sefahat ve otorite boşluğu, Nizam-ı Cedid gibi istenmeyen ıslahat hareketleri isyanı, beklenen bir olay haline getirmişti. Ortamın isyan için olgunlaştığını gören Şeyhülislam Ataullah Efendi ile Kaymakam Musa Paşa, zekiliği ve kurnazlığı ile tanınan Kastamonulu Kabakçı Mustafa Çavuşu isyanın lideri olarak seçtiler. İsyanın ilk kıvılcımı Rumeli Konağı’nda başladı. Hedef Nizam-ı Cedid ve diğer ıslahatlardı. Oradan Büyükdere Çayırına ve Payitahta katlana katlana geldi. Olayın mahiyeti ilk günler padişahtan saklanarak büyümesine destek verildi. İsyanı, halktan çapulcu ve cahiller, ordudan yeniçeriler yağma için, ulema ve devlet erkânı ise şahsi menfaatleri için desteklediler. Nihayet isyancılar, Et Meydanından At Meydanına geçerek Kabakçı Mustafa başkanlığında ve bir kısım ulemanın danışmanlığında karargâh kurdular. III. Selim’le yapılan pazarlıklar sürecinde 6 gün boyunca kelle aldılar.

Şeyhülislam ve Kaymakam tarafından kellesi alınacakların listesi bir defter halinde Kabakçı Mustafa’ya verilmişti. Kabakçı idamlarını buna göre yapıyordu. Bu esnada “başı şallı bir kimse” Kabakçı’ya Yahudi ve Ermeni esnaflardan oluşan bir idamlık listesi verir. Amacı bu karambolde her nedense husumet duyduğu kimseleri idam ettirmekti. Fakat Kabakçı temkinli davranıp defterine bakınca verilen isimleri bulamaz. Bunun üzerine yanındaki Yeniçeri kâtiplerinden Ali Efendi’ye “Ne yapalım bunları?”diye sorar, Ali Efendi de tanıdığı bu isimler için,“Bunlar herkesin işine yarayan günahsız tüccarlardır” deyince Kabakçı listeyi vereni yanından kovar. Kabakçı’ya göre ne de olsa isyanda adam asmanın da bir hukuku vardır(!)

III. Selim tahtını ve vatanını kurtarmak için hiçbir kuvvete teşebbüs etmeyerek atalarının aksine acziyetine teslim oldu. Tahtını IV. Mustafa’ya devretti ve başlattığı ıslahatları kaldırarak yeniden saray odasında inzivaya çekildi. Tek tepkisi Onu boğmaya gelen cellâtlara karşı canını kurtarmak için gösterdiği direnç oldu (29 Mayıs 1808). İsyanın ardından Boğazlar Komutanlığı görevine gelen Kabakçı, Rusçuk’tan İstanbul’a gelerek III. Selim’i tekrar padişah yapmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa’nın askerleri tarafından gece boğazdaki evinde basılmak suretiyle öldürüldü (12 Ağustos 1808).