-A A+

Tarihte Fatih

16. yüzyıla damgasını vuran ve “Küçük Kıyamet” olarak anılan 14 Eylül 1509 depremi şehre büyük zarar verdi. 45 gün süren deprem neticesinde binlerce bina harap oldu, yıkılmadık tek minare kalmadı. Şehrin merkezi olan Tarihi Yarımada’da da pek çok eser yıkıldı veya zarar gördü.

Sultan II. Bayezıd (1510) tarafından şehir, 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Tarihi Yarımada da, bu ihyadan nasibini aldı ve o tarihten günümüze pek çok ölümsüz eser ulaştı.

Kanuni Sultan Süleyman’ın tahtta kaldığı 1520-1566 yılları arasındaki 46 yıllık dönem, devlet için olduğu gibi İmparatorluk Başkenti İstanbul için de bir yükseliş dönemi oldu. Bu dönem boyunca İstanbul’da birçoğu günümüze de ulaşmış çok sayıda paha biçilmez eser inşa edildi. Şehir yeni bentler, su kemerleri, suyolları ve çeşmelerle bol suya kavuştu. Medreseler, kervansaraylar, hamamlar, hasbahçeler ve köprülerle donatılan İstanbul, tam bir başkent görünümü kazandı. Yine bu dönemde Haliç Limanı Akdeniz’in en işlek limanlarından biri haline geldi.

Kanuni döneminde özellikle Mimar Sinan tarafından yapılan eserler, şehre yepyeni bir görünüm kazandırdı. Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Şehzadebaşı Camii ve Külliyesi, Sultan Selim Camii ve Külliyesi, Mihrimah Sultan Cami, Hürrem Sultan adına yaptırılan Haseki Külliyesi ve Haseki Hamamı bu dönemde inşa edildi. Süleymaniye Medreseleri de İstanbul’a bir eğitim ve bilim merkezi olma özelliği kazandırdı.

Kanuni dönemi İstanbul’u bazı büyük felaketlere de şahit oldu. Veba salgınları bu dönemde İstanbul’u sık sık etkiledi. 1554’te çıkan yangın Ayasofya’dan Tahtakale’ye kadar olan kısmı büyük hasara uğrattı. 1554’teki şiddetli fırtınada ise denizin kabarması sonucu dereler taştı, birçok insan boğuldu. 1563’teki aşırı yağmur neticesi oluşan seller ise bundan da büyük zararlara yol açtı.

Lale Devri’nde şehir, birçok yenilikler ve değişiklikler yaşadı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa özellikle Paris ve Viyana’dan getirttirdiği projelerden esinlenerek İstanbul’un imarına el attı. İlk önce Haliç ıslah edildi ve Haliç kenarları gezinti yerleri haline getirildi. Suriçi ve Surdışı’ndaki semtlerde birçok köşk ve bahçe yapıldı. Daha önce yangınlarla harap olmuş semtler yeniden inşa edildi.

Tanzimat dönemi ise, 3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nden halka okunmasıyla başladı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul ve Tarihi Yarımada mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar bir çok alanda yenilikler yaşadı. Şehir, bu dönemde Suriçi’nden Bakırköy’e, Galata’da ise Teşvikiye yönüne doğru yayılmaya başladı. Boğaziçi’nde Sarıyer’e ve Anadolu yakasında Bostancı ve Beykoz yönünde büyüdü.

Tanzimat döneminde klasik Osmanlı mimarisi terk edildi ve yeni yapılar barok, rokoko, neogotik ve ampir gibi Batılı tarzlarda inşa edildi. Hatta bu üslup değişmesi cami mimarisine kadar nüfus etti.

Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye’nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti’nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi’nin hizmete girmesi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.

Tanzimat döneminde İstanbul tarihinde yeni sayfa açıldı. (31 Ağustos 1876). Ancak kısa süre sonra başlayan Türk-Rus Savaşı (27 Nisan 1877) şehri paniğe boğdu. Bu savaşta Rumeli cephesine yakınlığı nedeniyle İstanbul savaşın birçok acısını yaşadı. Kentin içinden batıya asker sevki, öte yandan cepheden gelen hastalar ve yaralılarla savaştan kaçan Rumeli’li muhacirler kentte birçok sıkıntıya yol açtı. Bu muhacirler sefalet içinde cami ve medreselerde ve boş alanları saran tahta ve teneke barakalarda yaşamaya çalışıyorlardı.

Bu dönemde İstanbul Tarihi Yarımada, büyük bir deprem felaketi de yaşadı. Halk arasında “Üç yüz on Depremi” denen 1894 depreminde Suriçi, çok zarar gördü. Ama büyük süratle yapım onarım çalışmalarına girişildi.

İşgal ve Mütareke yıllarında Tarihi Yarımada pek aşina olmadığı büyük gösterilere şahit oldu. 19 Mayıs 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda ilk kez kadın hatiplerin de konuşma yaptığı Fatih Mitingi yapıldı. Mitinge 50 binden fazla insan katıldı.

Cumhuriyet döneminde, bölgede özellikle Menderes’in imar hareketleri döneminde (1954-1960) yoğun göçle birlikte yapı ihtiyacı ortaya çıkınca, çok katlı beton yapılar da artmaya başladı. Şehrin merkezi olan Tarihi Yarımada’da geniş caddeler açıldı ve 1950’den sonra başlayan iç göç hareketi kentin sosyo-kültürel dokusunu da değiştirmeye başladı.

Tarihi Yarımada, Doğu Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan günümüze kadar, önemini hep korudu. 13 Ekim 1923’te Ankara’nın Başkent olmasıyla ülkenin yönetim merkezi olması özelliğini yitirdi. 1. Dünya Savaşı’nın getirdiği olumsuzluklar ve başkentin Ankara’ya taşınması, İstanbul’un (Tarihi Yarımada) bir süreliğine fakir kalmasına neden oldu. Fakat daha sonra stratejik konumu ve doğal yapısından dolayı yeniden toparlanarak ticaretin, sanayinin ve turizmin merkezi oldu.


Aksaray Mahallesi

Kuzeyi Cerrahpaşa Caddesi, doğusu Gazi Mustafa Kemalpaşa Caddesi, güneyi Kennedy Caddesi, batısı Yokuş Çeşmesi ile Davutpaşa İskelesi Sokaklarıyla çevrili alandır.

Ilk Çag ve Bizans Dönemi

Aksaray, Fatih’in en eski semtlerinden biridir. Marmaray İstasyonu için Yenikapı’da yapılan kazılarda pek çok batık ve tarihi eser ile birlikte, ‘Kayıp Teodosius Limanı’ ve tarihi M.Ö. 6500 yıllarına varan Fatih’in ilk yerlilerine ait bir mezar ve iskelet bulunmuştur.


Bizantion Dönemi’nde ünlü Likos Deresi’nin denize döküldüğü noktada doğal liman işlevi gören Aksaray yerleşkesi, şehir Bizantion’dan Konstantinopol’e dönüştürüldüğünde I. Konstantin’in surlarının içinde kalmıştır. Likos Deresi’nin taşıdığı alüvyonlu topraklar sayesinde derenin Marmara Denizi’ne yakın çevresi (bu günkü Yenikapı ve Langa Caddesi) bostanlık alan iken, denize döküldüğü yer de doğal bir limandı. 4. yüzyılda burada Eleutherios adını taşıyan bir liman inşa edilmiştir. Uzun zaman kayıp liman olarak bilinen bu yapı, Marmaray kazıları sırasında bulunmuştur.


Theodosius’un yaptırdığı bu liman, gerek Likos Deresi’nin getirdikleri ile gerekse hafriyat dökülmesiyle 7. yüzyıldan itibaren dolmaya başlamıştır. 13. yüzyıla gelindiğinde liman tamamen kullanım dışı kalmıştır. 1871 yılında tren yolu inşaatı limanın varlığını ortadan kaldırmıştır. 1950’li yıllarda sur dışı kara yolunun açılmasıyla (Kennedy Caddesi) dolgu büyütülmüş ve limanın yeri denizden çok içeride kalmıştır. Akabinde Vatan Caddesi de açılarak Likos (Bayrampaşa) Deresi ortadan kaldırılmıştır. Aksaray ayrıca sahil boyu bostanlık alanlarıyla da ünlüydü.
Bostanların su ihtiyacı buradaki su kuyularından karşılanırdı. Bostanlar Bizans’tan sonra Osmanlı Dönemi’nde de işletilmekte idi. Şehrin ithalat, ihracat kapısı olan Yenikapı İskelesi’nin girişinde bir karantina bir de gümrük binası bulunmakta idi. Devamında ise Ermeni ve Rum tüccarlara ait işyerleri vardı.


Konstantin Dönemi’nde Doğu Roma’nın başkenti olarak inşa edilen ve şehrin ana aksı olan Mese Yolu, Bizantion’un Agorası’ndan (bugünkü Ayasofya’nın olduğu yerden) başlar, Tauri Formu’na (bugünkü Beyazıt Meydanı’na) uzanır, onun az batısındaki Kapitol’e gelince ikiye ayrılırdı. Bir kolu Haliç’e paralel kuzeye Poliyandri (Edirne) Kapısı’na, diğer kolu bu günkü Aksaray Meydanı’na (o günkü Bovis Formu’na -Öküz Meydanı-) ulaşırdı. Buradan yedinci tepeye Arkadius Formu’na (Cerrahpaşa), oradan da Porta Aura (Altınkapı) Yedikule Kapısı’na varırdı.

İşte Aksaray, imparatorluk şehrinin bu en önemli aksı üzerinde bulunuyordu. Hem kara hem de deniz ulaşımının ve ticaretinin merkezinde idi. Bizans şehir yönetim planının IX. bölgesini oluştururdu.

Forum Bovis 380’li yıllarda yapılmış olup, açık bir pazar mahiyetinde idi. Adını sığır heykelinden alan, meydanı karakterize eden heykel, ceza infazları için kullanılırdı. Suçlular bu heykelin içine konduktan sonra altından ateş yakılarak cezaları infaz edilirdi. Bu ceza yöntemi, ilk defa Sicilya Despotu Yunanlı Falaris tarafından Sicilya’da, Aksaray’da da ilk defa Lulianus Dönemi’nde İstanbul’un ilk Hristiyanları yakılarak (361-363) uygulanmıştır. Heykel daha sonra Heraklius Dönemi’nde (610-641) saldırıya maruz kalarak kırılmıştır.

610’da tahttan indirilen İmparator Fokas’in cesedi, 695’te darbe ile yönetimden uzaklaştırılan II. Justinianous’un iki yardımcısı Stefanos ile Teodatos ve 8. yüzyılda ikona kırıcıları gibi ünlülerin cezaları, altında ateş yakılan bu boğa heykelinin içinde ve bu meydanda infaz edilmiştir. Meydan daha sonra zaferden dönen imparatorların törenle karşılandığı bir alana dönüştürülmüştür.

Osmanlı Dönemi’nde Aksaray

Fetih öncesinde ve sonrasında Bovit Forumu ticari özelliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Karamanoğulları, Osmanlı Komutanı İshak Paşa’ya yenilince, Konya - Aksaray’daki Türk aileleri zorunlu olarak getirilip, Bovit Formu civarına yerleştirilmişlerdir. Ayrıca bunlarla birlikte Bursa’dan, Tire’den, Çarşamba’dan, Sinop’tan, Samsun’dan Üsküp ve Yenişehir’den de aileler getirilerek, Aksaray’a yerleştirilmiştir. Böylece Fetih ile birlikte buranın toplumsal yapısı, işlevi ve adı değişmiştir.

Ayrıca şehrin ticari hayatını canlandırmak için yine Yahudiler ve Ermeniler getirilerek şehrin muhtelif yerlerinde iskân ettirilmişlerdir. Aksaray da bu dış göç yoğunlaşmasından olumlu anlamda etkilenmiştir. Canlanan, sosyal, kültürel ve ticari hayatla birlikte iktisadi ve kültürel özellikleri olan hanlar ortaya çıkmıştır. Bu hanların bulunduğu akslardan biri de Beyazıt- Aksaray aksı idi. Sultan Fatih Dönemi’nde Aksaray Semti, bu semti İslamlaştırmak gayesiyle inşa edilmiş olan 12 mescide ve onların adıyla anılan 12 mahalleye ayrılmıştır. Bu kurucu mahallelerimiz şunlardır; Alembey, Baklalı Kemaleddin, Çakırağa, Gureba Hüseyin, Kemal Paşa, Kızıl Minare, Kovacı Dede, Mesih Paşa, Molla Kestel, Murat Paşa, Oruç Gazi ve Sinekli Mescid Mahalleleriydi. Bu mahallelerin kapsadığı alandan da anlaşılacağı üzere bugünkü Aksaray Mahallesi’nden çok daha büyüktü. Aksaray’da o yıllarda 5000- 6000 arasında insan yaşıyordu ve İstanbul’un toplam mahalle sayısı 262 idi. Hindular Tekkesi Mahallesi ile Ekşi Karadut Mahallesi’nin mescitleri yoktu. Bugün Ekiciler Mahallesi ile birlikte Kumankeş Ahmet Ağa, Cevher Ağa Mekteplerinin ve Virdinar Sebili’nin yerleri de bilinmiyor. Aksaray’ın sahil kesiminde ve yamaçlarında Ermeni, Rumlar, iç kesimlerinde ise Türkler yaşamakta idi. Zengin demografisine rağmen semtte kozmopolit bir karmaşa yoktu. Bürokratların, medrese ulemasının ve öğrencilerinin yaşadığı bir semtti ve o dönemde Türkçe en iyi şekilde bu semtte konuşulurdu.

Eski Aksaray Camcılar Cami, Murat Paşa Cami, Aksaray Karakolu, Çakırağa Cami, tramvay deposu ve Pertevniyal Cami ile çevrili alandı. Bu alanda hamamlar, tekkeler, kahveci, muhallebici ve börekçi esnafı bulunurdu. Buranın en merkezi yeri İslamder Paşa Muhteki Şekerciler Sokağı idi.

Aksaray’ın sokakları dar, bu sokakları oluşturan evler ise cumbalı, cumbalarında saksılar, ev kedileri ve kuş kafesleri bulunurdu. Demir ve pirinçten halka şeklinde tokmakların olduğu kapıların açıldığı taşlıklar vardı. Evin giriş alanları malta taşı veya toprak zeminle örtülü olurdu. Evler maharetli kadınların el emeği göz nuru eşyalarıyla süslenir ve temizlenirdi. Ayrıca evlerin ilaç dolaplarında; kırmızı şuruplar, yıllanmış kanton yağları, gül sirkeleri, nane ve pülüskün suları, acı ağaçlar, sinamekiler, nöbet şekerleri, demirhindiler bulunurdu. Genelde hastalıklara karşı iyi gelen bu ilaçlardan başka özellikle Muharrem ayında “göz hakkına” riayet edilir ve aşure ikramı yapılırdı. Kıştan sonra gelen baharda Aksaraylıların sevdiği mor salkım çiçek başta olmak üzere, bahar şenlikleri yapılırdı. Mayıs ayı gelince kahvehanelerin bahçeleri de müşterilerine hazırlanırdı. Aksaray’da bürokratın ve okumuş kesimin gittiği kahvehanelerle, bıçkın kabadayı kesimin gittiği kahvehaneler ayrı idi. Bir de âşıkların ve şairlerin takıldığı “Semai Kahvehaneleri” vardı. Şehzadebaşı Direklerarası’ndan önce Aksaray’ın “Yeşil Tulumba Meydanı” İstanbul’un en eğlenceli yeri idi. O meydan Laleli Cami’nin önünden Aksaray’a inen yolun ortasında idi. Burada Giritli Necati Efendi, Dilgüşa Kıraathaneleri, Yeşil Tulumba ve Çavuşun Kahvesi gibi ünlü mekânlar vardı. Buralarda yoğunluktan yer bulunmazdı. Aksaray’da bulunan daha pek çok kahvehanelerin yanında ünlü olan Odabaşı Kahvesi idi. Burası genellikle Yazar Ahmet Rasim, Kabadayı Arap Hüsam, İstanbul’un şehreminlerinden Rıfat Paşa’nın babası Deli Nüzhet gibi ünlülerin mekânıydı. Ayrıca Tophane ve Üsküdar’da bulunduğu gibi Aksaray’da da esrar kahveleri bulunurdu. Halkın itibar etmediği bu mekânlar, derbeder seyyahlar, beygir sürücüleri, sikkeli külahlı sözde dervişler, hırkalı kürklü mirasyedi kimselerin mekânlarıydı.

Semai kahveleri, tavanlarında asılı olan renkli kâğıt ve kuş kafesi gibi argümanlarla diğerlerine göre daha süslü görünümdeydi. Buralarda âşıklar saz eşliğinde atışmalı sohbetler yapardı.
Son 200 yıldır Aksaray orta ve ortanın altındaki seviyede bulunan ailelerin oturduğu semtti. Aksaraylılar esnaf ve ekâbir olmak üzere iki gruba ayrılırdı. Esnaflar 2-3 odalı evlerde oturan iddiasız kanaatkâr insanlardı. Ekâbirler, Sinekli Bakkal ve Murat Paşa Cami civarında üç katlı, 12 odalı, her odasında ikişer konsolu bulunan, avlulu, bahçeli evlerde oturanlar genellikle devlet ricali kimselerdi.
II. Meşrutiyet öncesi siyasi sohbetlerin ve örgütlenmelerin yapıldığı yerler olan kahvehanelerde fazla ileri gidenler İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından sürgüne gönderilmişlerdir. Bu isimlerden bazıları Mevlanazade Rıfat ve Ali Kemal, Gazeteci Hasan Fehmi ve Ahmet Samim’dir. Ayrıca Aksaray’ın, haraç yiyen, kumar, içki, zina işleyen 12’ler adı ile ünlü ve dönemin güvenlik güçleri ile iyi geçinen bir grubu da vardı. Evleri taşlar, kadına kıza sataşır, hatta adam öldürürlerdi. Şekerci Sokağı ve diğer yerlerde çok sayıda açık ve gizli fuhuşhaneler, batakhaneler ve genelevler vardı. Buralarda yüksek rütbeli dâhil her mevkiden memurlar görülürdü. Belli bir kesimin eğlencesinin dışında Yeşil Tulumba Meydanı’nda halkın katılımıyla oluşan eğlenceler de vardı. Bunlardan birinde Muharrem Ayı’nın başında “Hoy Goycular” gelirdi. Dört ya da beşli gruplar halinde iri yarı, kör, çolak, topal, başlarında renkli sarık ve külahları, kavukları, sırtlarında torbaları yanlarında köpekleriyle bütün kapıları çalarak tuhaf bir üslupla;

“Aksaray’dan çıktım yola
Biz bakmayız sağa sola
Yerde insan gökte melek
Karpuz çıkar bazen kelek” diye dilenirlerdi.

Ramazan ve Kurban Bayramları halk tarafından genelde Yeşil Tulumba Meydanı’nda kutlanırdı. Özellikle çocuklar için vazgeçilmez bir mekândı. Çeşit çeşit bayramlık elbiseler içindeki kız ve erkek çocuklar büyüklerinden aldıkları bayram harçlıklarını buralarda satılan horoz şekeri, sakız, fındık, çekirdek, leblebi, fıstık, lokum, şıra, macun, gazoz gibi dönemin gözde çerez ve içeceklerini satın alarak tüketirlerdi. Bundan başka Ramazan Ayı Şehzadebaşı Direklerarası’nda olduğu gibi Aksaray’da da eğlence ayı idi. Akşamdan sahura kadar Karagöz ve Hacivat gibi oyunlarla eğlenilir, gündüz tekke, türbe ziyaretlerine gidilir, akşamları zengin aileler, çeşitli tatlıcıların meşrubat ve çaycı dükkânlarının bulunduğu Aksaray-Divan Yolu Caddesi’nde yürüyüşe çıkarlardı. Bu arada gayrimüslim lokanta işletmecileri de saygıdan dolayı lokantalarını açmazlardı. Zaten oruç tutanlar da bir ay işi gücü bırakırlardı. Memurlar bile işi ağırdan alırlardı.

Aksaray’daki Yeni Kışla


Kanuni Sultan Süleyman, genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmet için Şehzadebaşı’nda bir büyük cami yaptırmak isteyince, Fetih’ten sonra Sultan Fatih tarafından buraya konuşlandırılan yeniçeri kışlasını, (eski odaları) bugünkü İskenderpaşa Mahallesi’nin Vatan Caddesi’ne yakın yerinde, ortasında “Et Meydanı” adında bir meydanı olan Yeni Odalar adıyla büyük bir kışla yaptırarak naklettirmiştir. “Et Meydanı” yeniçeri isyanlarında sembolik hal almış olan “kazan kaldırma”larıyla ünlenmiştir. 1826 yılında bozulan Yeniçeri Ocağı’na alternatif bir ordu oluşturmak gayesiyle kurulmuş olan Eşkinci Ocağı’nın disiplinini bahane eden Yeni Odalardaki Yeniçeriler isyana kalkışınca, Sultan II. Mahmut tarihimize “Vak’a-i Hayriye” diye geçen olayın fermanını yayınlayarak, Yeniçeri Ocağı’nı ve 10.000 civarında isyancıyı infaz ettirerek ortadan kaldırmıştır. Bu olayı ebcet hesabına göre yazdığı bir şiirle Keçecizade İzzet Molla şöyle dile getirmiştir.

“Tecemmü (yığınak) eyledi Meydan-ı Lahm’e, (et parçası)
İdüp küfran-ı ni’met nice bağı,
Koyup kaldırmada ikide, birde kazanı,
Kazan devrildi, söndürdü ocağı.”

Yeni Odalar Kışlası’nın yedi kapısı vardı ve bu kapılardan birinden kışlanın et girişi yapıldığı için bu kapının açıldığı meydana Et Meydanı denilirdi. Ayrıca bu meydan eğitim, (talimhane) meydanı idi. Bu meydanın çevresinde, barut ve mum imalathanesi, 8 tane kasap dükkânı ile bir de mescit vardı. Yine kaputluk (yeniçeri elbisesi) ve Yeniçeri Ağası’nın odası da burada idi. Yeniçerilerin etleri Yedikule sur dışındaki salhanelerde hazırlanır ve her sabah 30 atla buraya taşınırdı.

Harabeye dönüşen bu ocağın yeri, 1933 yılında iskâna açılmıştır. Bu gün bu tarihi yapı topluluğundan geriye sadece Ahmediye Camii’nin yanındaki Et Meydanı Sarnıcı kalmıştır.

Aksaray’ın Önemli Tarihi Olayları

Vak’a-i Hayriye’den sonra Aksaray’ın en önemli tarihi olayı yangınlardır. Ahşap yapı stoğu, yetersiz tulumba teşkilatı ve suyun olmayışından dolayı Aksaray defaatle yanarak kül olmuştur. Bu afetler, Tanzimat Dönemi’nde kâgir bina ve modern itfaiye sistemine dönüşmek suretiyle önlenmiştir.

Aksaray’ı Etkileyen Yangınlar:
Bilinen ilk yangın 562’de, Bizans Dönemi’nde olmuştur.

  • 1540 Eski Aksaray Yangını
  • 1660 Büyük Yangını
  • 1699 Şehremini Yangını (Yanan 310 kantar barutla, 425 bina ve Aksaray Cami zarar görmüştür.
  • 1716 3. Cibali Yangı (Laleli Aksaray hat tında, Davutpaşa Cami ile pek çok saray ve bina yanmıştır.)
  • 1757 6. Cibali Yangını (Aksaray’a sirayet eden yangın yeni odalar kışlası ile birlikte çok sayıda evi yakmıştır.)
  • 1855 Yangını (Aksaray-Laleli hattındaki Yeşiltulumba Meydanı ve çevresinde 748 bina yanmıştır.)
  • 1863 yılında yine aynı hatta 186 bina yanmıştır.
  • 1908 Langa-Aksaray, Koska-Laleli yangınlarında 450 bina yanmıştır.
  • 23 Temmuz 1911’deki büyük Aksaray yangınında 2400 bina kül olmuştur.

    Yaşanan bu felaketi bir şair şöyle dile getirmişti:
    “Payıtaht yandı, yine ah perişan oldu Öyle dehhaş (korku verici) bir ateş ile Suzan (yakıcı) oldu
    Yürüdü her tarafa sanki bir umman oldu Ağlamak bilmeyen insan bile giryan oldu.
    ” Yine bir başka şair yangınlardan biri için şöyle demişti:
    “Geldi yaktı nar-ı ibret kaldı yerinde külü Nice insan maliyle caniyle ihrak (yandırmak) oldular
    Er midir, avret midir bilinmez oldu her ölü” Aksaray’ın yangınlarından başka, yağan yağmurlarla taşan Likos (Bayrampaşa) Deresi’nin Aksaray’ı basmasıyla da başı dertte idi. Sular Aksaray’ın sokak ve caddelerini iki saat süren bir yağmur ile kaplayabiliyordu.

Aksaray’ın Eski Sosyal Alanları

Valide Sultan Cami’nin karşısında vaktiyle bir pazar yeri vardı. 1920’li yıllarda buradaki dükkânlar pazarcılara satıldıktan sonra, bu pazar yeri yıktırılarak konut ve işyerine dönüştürülmüştür. Yine Aksaray’da Sütçü Bostanı adı ile ünlü bir bahçe vardı. Sahibi olan bahçıvan ölünce, mirasçıları aynı işle iştigal etmediklerinden 1938’de İstanbul Belediyesi burayı parka çevirmiştir.

Aksaray’da Ticari Hayat

Aksaray ticari yoğunluğu ile birlikte, başka semtlerde iş yapan esnafların evlerinin bulunduğu bir merkezdi. Aksaray esnafı; kahveci, tatlıcı, simkeşci, sabuncu, helvacı ve meyhanecilerden oluşurdu. Bu dönemde bir mesleği icra eden esnafın yanına aynı işi yapan başka bir esnaf gelip dükkân açamazdı. Buna yasa izin vermezdi. Aksaray’ın ünlü işkembecisi Vangel 1890’da İnkılap Caddesi’nde açtığı dükkânı 2002’ye kadar işletmiştir. İstanbul’un ilk eczanelerinden biri de 1895 yılında Ethem Pertev Bey tarafından Aksaray’da açılmıştır. Yine bu yıllarda ilk fesçi dükkânıyla birlikte, tatlıcı, börekçi, çorbacı, lokantacı, fırıncı, çerezci gibi esnaflar buralarda faaliyet göstermiştir. Yine “Saraylılar Hamamı” diye ün yapmış olan hamam da burada idi

Aksaray’da Yerel Hizmet (Dünden Bugüne)

İstanbul esnafı Fetih’le birlikte lonca sistemiyle yönetilmeye başlanmıştır. Ancak şehir, 17. yüzyılda zaptiye hizmetleriyle birlikte 15 ihtisap (belediye dairesi) bölgesine ayrılmıştır. Aksaray bu bölgelerden biri idi. 1868’de Aksaray Semti’ni yerel anlamda yönetmek için bir daire kurulmuştur. II. Mahmut Dönemi’nde kâgir bina yapımına başlanmış, 1869’da Yedikule Gazhanesi’nden yararlanarak ilk defa semte elektrik verilmiştir.Aynı yıl tramvay yoluna kavuşmuş, 1909’da ulaşım minibüs ve otobüsle yapılmaya başlanmıştır. 1913’te ise “genel helâ” hizmete girmiştir.

İçme suyu şebekeleri yenilenmiş, 1914’te sokakları yıkanmaya başlanmış, 1921’de ahşap ev yapımı yasağı uygulamaya konulmuştur. Aksaray Karakolu, Millet Caddesi ile Cerrahpaşa Caddesi’nin kavşağında idi. Karakol en çok, kabadayılık, fuhuş ve hırsızlık suçlarıyla uğraşırdı. Aksaray, Menderes Dönemi ile birlikte fiziki anlamda büyük değişimler geçirmiştir. Bunlardan biri Yenikapı-Unkapanı Bulvarı’dır. Bulvar; 1655 metre uzunluğunda 50 metre genişliğinde yapılacak şekilde istimlâk bedeli ile birlikte 4.200.000 TL’ye mal olmuştur. Haşim İşcan’ın Belediye Başkanlığı döneminde (1964-68) Haşim İşcan Geçidi, aynı yıllar Millet ve Vatan Caddeleri yapılmıştır.

Sandıkburnu

Kuzey tarafı eski Yalı Mahallesi’ne dayanan, güneyi Marmara Denizi ile çevrili dolgu yöntemiyle oluşturulmuş bir alandı. Burası salaş evlerle birlikte gazino benzeri eğlence yerleri ile ünlü idi. 17. yüzyıldan beri musiki sanatının icra edildiği ve alkolün en çok tüketildiği yer olması önde gelen özelliklerindendi.

Bestekâr-mevlithan, Hırka-i Saadet İmamı, Surre Emini, Sarığı Güzel Hafız Mohlası ile Enderunlu Hafız Hüsnü Efendi gibi, yatsı namazını kıldıktan sonra rakı içmeye başlayan renkli simaları vardı. Bu zat Edirne Camii Bulgarlar’dan geri alındıktan sonra, camide ezan ve mevlit okuyan, düzenlediği fasıllarda dinlemeyip konuşanları toplantıdan kovan, Arapça ve Fransızcayı çok iyi bilen bir kişi idi. 1919’da ölmüştür. 1935 yılında en ünlü gazinolar Mahramacı Sokağı’nın ucunda Sandıkburnu’nda Kırmızı Gül, Bizim ve Ahmet’in Havuzlu Bahçe Gazinolarıydı. Gazinolar Kennedy Caddesi’nin açılmasıyla tarihe karıştılar.

Yalı Mahallesi

Ermeni Mahallesi olarak kurulmuştur. Hz. İsa’nın iki havarisine atfedilen Surp Tateos Partogomeos Grogoryan Kilisesi az bir cemaati olsa da halen faaldir. Mahallenin sokaklarından birinin adını taşıyan Kâtip Çeşmesi şu an yerinde yoktur. Çeşitli ahlaksızlıkları ve vurdulu, kırdılı ünlü 12’leri ile süren Aksaray’ın rahatsız edici hayatı, 1960’lardan sonra sönmüştür. Aksaray Mahallesi, yapılan son düzenlemelerle, Aksaray adı altında; Yalı, Kürkçübaşı, Çakırağa, İnebey Mahallelerinin bütünleştirilmesi ile yeniden oluşturulmuştur.

Akşemsettin Mahallesi

Kuzeydoğusunda Fevzipaşa Caddesi, güneydoğusunda Vatanperver Sokağı ile Feyzullah Efendi Sokağı, güneybatısında Vatan Caddesi, kuzeybatısında ise Akşemsettin Caddesi bulunan Akşemsettin Mahallesi, kendisiyle birlikte Hocaüveys ve Hasan Halife Mahalleri’nin birleşmesiyle oluşan eski yerleşim bölgelerimizden biridir.


Bizans Dönemi

Akşemsettin Mahallesi’nin güneybatısında bulunan Vatan Caddesi, eskiden Likos Deresi diye bilinen bir dere yatağıydı. Bu dere, II. Theodosius’un kuzeybatı surlarından içeri girip Langa semtini geçtikten sonra Yenikapı’da bugünkü Marmaray İstasyonu’nun olduğu yerden denize dökülürdü. Daha sonra ismi Bayrampaşa Deresi olarak da anılan Likos Deresi’nin, denize döküldüğü yerde bir de liman vardı. Bu liman metro kazıları esnasında gün yüzüne çıkarıldı. Bayrampaşa Deresi, kısa mesafeliydi ama özellikle yağmurlu mevsimlerde suyu bollaşınca taşkınlara neden olabiliyordu. Su sorunu yaşayan o dönemin İstanbullularının tarım yaptıkları Likos Deresi boyunca ve Langa Semti’nde, muhtemelen ihtiyaç duydukları su için yaptıkları baraj, aşırı yağmurun yağdığı bir gün çökünce, barajın sel suları limanda bağlı gemilere dolarak onları batırmıştı. Marmaray İstasyonu için yapılan kazılar sonucunda rastlanılan gemi enkazları böyle bir olayın sonucunda çamurla dolarak batmışlardı.

Osmanlı Dönemi

Fatih Sultan Mehmet’ten sonra burası II. Beyazıt tarafından vakıf arazisi olarak ilan edilmiş; Sultan Selim ise zaman zaman mesire yeri gibi dinlenmek için buraya gelirdi. Sultan Selim’in çok sevdiği bu alan bu tarihten sonra Yenibahçe olarak anılmaya başlanmıştır. Hatta Sultan Selim tahta çıktığında çadırını buraya kurarak, devlet ricalinin biatlarını burada kabul etmiştir. Bayrampaşa Deresi açıktan akar, kışın taşar, etrafındaki bostanları sulardı. Kanuni Sultan Süleyman’ın babası Sultan Selim adına yaptırdığı ve bugün sağlık merkezi olarak kullanılan medresenin önünde bir de tonoz vardı. Dere buradan tonoza girerdi. Zamanla derenin beslendiği alanlarda yapılaşmanın çoğalması sularını azaltmıştır. Burası, 1956 – 57 yılları arasında Adnan Menderes tarafından caddeye dönüştürülmüştür. Bu bölge aslında Megaralılar’dan beri, sebze ve meyve yetiştirilen ve bu işle uğraşanların tek katlı veya iki katlı evlerinin olduğu yeşil bir alandı. Derenin üzerinde birkaç tahta köprünün dışında bir de Mimar Sinan’ın yaptığı taş köprü vardı. Hırka-i Şerif yamaçlarından akarak bugünkü kaymakamlık binası civarından Bayrampaşa Deresi’ne katılan Karagümrük dereciği ile bugünkü maliye binasının olduğu yerden Bayrampaşa Deresi’ne katılan Malta dereciği gibi iki küçük kolu vardı. Vatan Caddesi oluşturulurken ortadan kaldırılan eserlerin bazıları şunlardır: Bugünkü Migros Alışveriş Merkezi’nin bitişiğinde yer alan Simkeş Mescidi, Taşkasap Mescidi, Aksaray’a inen yolun başındaki Camcılar Mescidi, Yenibahçe Mescidi, Ördek Kasap Mescidi, Kara Mehmet Paşa Camisi, Murat Paşa Hamamı, Çakırağa Mescidi ve bunların hazireleri ile çeşmeleri. Ayrıca 1826 yılına kadar yeniçeri kışlaları da bu semtte yer alıyordu. Kışla kaldırılınca dere boyuna Romanlar yerleşmeye başladı. Adnan Menderes burasını caddeye dönüştürünce Romanlar da Neslişah ve Hatice Sultan Mahallelerine nakledildiler. (1957).

Alemdar Mahallesi

Kuzeybatısı Bab-ı Ali ve Ankara Caddeleri, kuzeydoğusu Hükümet Konağı Sokağı, güneybatısı Divan Yolu Caddesi ve güneydoğusu Alemdar Caddesi ile çevrili alandır. Adını Alemdar Mustafa Paşa’dan almıştır.

Alemdar Mustafa Paşa

Alemdar Mustafa Paşa 1750 yılında Hotin’de, Hacı Hasan adlı bir yeniçerinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Bu mesleğe yatkınlığından dolayı 42. Ağa Bölüğü’ne kaydolmuştur. Bölüğünün bayrağını taşıdığı için kendisine “Alemdar” (bayraktar) denilmiştir. Alemdar Mustafa Paşa Rusçuk Ayanı iken 1808’de İstanbul’da patlak veren Kabakçı Mustafa isyanı ile tahttan indirilen III. Selim’i tahta çıkarmak için 10 bin askeriyle Rusçuk’tan İstanbul’a gelen tarihimizin önemli şahsiyetlerinden biridir. Sırası gelmişken, “Ayan” kavramını açıklayalım. Ayan; 18. yüzyılın sonlarına doğru Balkanlar’da süren Rus ve Avusturya savaşlarından dolayı bu bölgede zayıflayan devlet otoritesinin etkinliğini, hem içerideki eşkıyalara hem de sı- nırdaki düşmanlara karşı korumak için devlete bağlı yerel güçlerden oluşturulan silahlı güce verilen addır. Alemdar Mustafa Paşa böyle bir gücün komutanıydı. Döneminde Ruslarla yapılan savaşlarda ve Balkanlar’da meydana gelen isyanlarda büyük başarılar elde eden Paşa, 28 Temmuz 1808’de Nizam-ı Cedit reformlarını yeniden yürürlüğe koymak ve dolayısıyla IV. Mustafa’yı tahttan indirerek III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak için 10.000 askeriyle Babıâli’yi basmıştır. Fakat o esnada III. Selim öldürüldüğünden yerine amcasının oğlu II. Mahmut’u Padişah ilan etmiştir. Kendisi Babıâli’de oturmuş ve oradan İstanbul’un asayişini sevk ve idare etmiştir. Ancak bu olaydan 3 ay sonra, 18 Kasım 1808’de çıkan yeniçeri isyanı sonucunda Paşa’nın Babıâli’deki, bodrum katı barut ve benzeri savaş malzemeleriyle dolu olan evi basılmıştır. Saraydan yardım alamayan Paşa, evinin yoğun bir şekilde taciz edildiği bir anda, evinin bodrumundaki patlayıcıları ateşleyerek kendisi ile birlikte 600 isyancı yeniçeriyi öldürmüştür. Patlama sonucunda isyancılar tarafından bulunan cesedi, günlerce İstanbul sokaklarında dolaştırıldıktan sonra parçalanıp Yedikule zindanları dışındaki bir kuyuya atılmıştır. Daha sora oradan alınarak Zeynep Sultan Cami avlusunda 1750 yılında yaptırılan bir türbeye defnedilmiştir.

Ali Kuşçu Mahallesi

Ali Kuşcu Mahallesi, eski Kirmasti ve Şeyhresmi Mahallelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Kuzeyi Yavuz Selim Caddesi, doğusu Haliç Caddesi ve Tetimmeler Sokağı, güneyi Kıztaşı Caddesi ile Eski Mutaflar Caddesi, batısı ise Fevzipaşa Caddesi’yle çevrili alandır.

Topografik olarak burası Fatih’in en önemli tepelerinden biridir. Fatih Cami’nin bulunduğu yer, güneyden kuzeye Büyük Karaman Caddesi’ni saymazsak Daruşşafaka Caddesi boyunca ilerleyen düz bir alandır. Sadece Fatih Caddesi’nin Fevzipaşa Caddesi’ne bakan batı yönü yamaç teşkil eder.

Darüşşafaka Caddesi’nin yarısını alacak şekilde mahallemizin büyük bir kısmı I. Konstantin’in yaptırdığı kara surlarının içinde yer alıyordu. Aynı şekilde Bizans Dönemi’ndeki şehrin idari yapılandırılmasında XI. mahalle sınırları içindeydi. Sultanahmet’teki Milion Taşı’nın önünden başlayan ünlü Mese (Divanyolu) Yolu’nun Beyazıt’tan (Filadelfion’da) Aksaray’a, oradan Yedikule’ye uzanan bir kolundan başka diğer bir kolu ise Fatih Cami’nin Fevzipaşa tarafındaki avlusundan geçerek Edirnekapı’ya uzanırdı. Bizans ve Osmanlı Dönemi kara ticaretinin ve ulaşımının çok önemli bir aksı mahallenin ortasından geçerdi. Megaralılar Dönemi’nde bu bölge; o zaman ki şehrin (Byzantion) kara surlarının bugünkü Haşim İşcan Geçidi’nin bulunduğu yerden geçip, Yenikapı’dan Marmara’ya indi- ği düşünüldüğünde, şehrin dışında kalan kısmın kırsal bir alan olduğu tahmin edilmektedir.

Byzantion’u Konstantinapol yapmaya karar veren ve ilk planlarını çizip uygulatan İmparator I. Konstantin, şehri önce Pagan inancına uygun bir başkent mimarisiyle tasarlamıştır. Ancak Hristiyanlığın önlenemeyen yayılışı karşısında kendisi de isteyerek ya da zorunlu olarak ömrünün sonlarına doğru Hristiyanlığı gayri resmi olarak kabul etmiştir. Bunun bir ifadesi olarak da bugünkü Fatih Cami’nin olduğu yere ünlü Havariun (Hz. İsa’ya inanan ilk 12 kutsal kişi) Kilisesi’ni yaptırmıştır. Havariun Kilisesi’nden önce buralarda Pagan Dönemi’ne ait herhangi bir tapınağın varlığı bilinmemektedir.

Bizans Dönemi

Bu dönemde mahallemizde yapılan en önemli eser Havariun Kilisesi’dir. Kilise I. Konstantin’in ölümünden sonra vasiyeti gereği yapılmıştır.

Gaye;gösterişe çok önem veren Roma İmparatorlarının hem mozelelerinin, hem de hızlı ilerleyişinden geleceğin en önemli dinlerinden biri olacağı belli olan Hristiyan dinine ait bir mabedin bu tepede inşa edilmesi ve mozelelere saygının sürdürülmesiydi. Geniş bir avlunun ortasında yapılan kilisenin 337’de bitirildiği tahmin edilmektedir. Avlunun etrafı sütunlu revaklarla birlikte resmi binalar, hamam ve güvenlik birimleri gibi yapılarla çevriliydi. Kilise, dönemin en mükemmel mabetlerinden biriydi. Haç planlı yapılan kilisenin yüksekliği, bronz kaplı çatısı ve altın yaldızlı iç süslemeleri dillere destandı. Bu kilise, kilise mozele havasında yapılmıştı. İçinde 12 Havariun’un temsili mezarları ve onların ortasında Konstantin’in mezarı tasarlanmıştı. I. Konstantin, ölümünden sonraki bu konumuyla ve vasiyet ettiği ayinlerle Hz. İsa’ya yaklaşmak istiyordu. Böylece manen 13. Havariun payesini almıştı. Ondan sonra gelen Bizans İmparatorları, Yunan Ortodoks Kilisesince 13. Havariun olarak tanınacaklardı. Ancak I. Konstantin’in bu düşünceleri önde gelen Hristiyan Ortodokslarını rahatsız ettiğinden ölümünün ardından kendisi mozelesine değil de bir müddet Ayios Akakios Kilisesi’ne gömülmüş ve daha sonra mozelesine nakledilmiştir. I. Konstantiden sonra oğlu da aynı yerde bir mozele daha yaptırmış ve bundan sonra gelen imparatorlar bu mozelelere gömülmüşlerdir.

Havariun I. Konstantin’den sonra dini ayinler özellikle Paskalya gibi yortularda imparatorların saraydan çıkıp Mese Yolu ile ve büyük törenlerle bu kutlamalara katılırlardı. Bu kilisede 2. ve 7. Konsiller toplanmış ve önemli tarihi kararlar almıştır. Zamanla yıpranan kilise, İmparator I. Justinianos tarafından 550 yılında restore edilmiştir.

Havariun Kilisesi şehrin kurucusunun mozelesinden ve Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından kabul edilmesinden dolayı çok sembolik bir değer kazanmıştır. Daha sonra gelen imparatorlar tarafından belli aralıklarla muntazaman bakıma alınmış ve süslendirilmiştir. Ancak 1204’te meydana gelen Latin İstilası kilise için bir felaket olmuştur. Kilisenin yönetimi Latin din adamlarına verilerek mozeleler yağmalanmış, kilisenin rölikleri (kutsal eşyalar) çalınarak, Avrupa’ya götürülmüştür. Ayrıca kilisenin önünde bulunan baş melek Mikael’in heykeli, 1328 yılında meydana gelen depremde parçalanmıştır. Bu olaylardan sonra kilise bir daha ihya edilememiştir. (Kostantiniyye fethedildiğinde ünlü Havariun Kilisesi harap halde idi.)

Bizans Dönemi’nde Havariun Kilisesi’nin avlusunda yapılan ve bugün hala Karadeniz Orta Kurşunlu ve Baş Kurşunlu Medreseleri arasından içine girilen bir sarnıç bulunmaktadır. Sarnıcın içinde belli aralıklarla konumlandırılmış, dik duran 43 direk mevcuttur. Ancak içe doğru meydana gelmiş çöküntüler, balçık moloz ve ağaç kökleri gibi maddeler sarnıcın gerçek ebatlarını görülemez hale getirmiştir. Sarnıcın yapılış tarihi ise bilinmemektedir. Bizans Dönemi’nde Havariun Kilisesi etrafında ve mahallemizin muhtelif yerlerinde bir takım eserler yapılmışsa da günümüze ulaşamamıştır.

Atikali Mahallesi

Batısı Hattat Rakım Sokağı, kuzeybatısı Karakol Sokağı, Draman Çukuru Sokağı; kuzeyi Mehmet Ağa Hamamı Sokağı, kuzeydoğusu Mehmet Ağa Cami Sokağı, Manyasızade Caddesi, güneydoğusunda Yavuz Selim Caddesi, güneybatısında Fevzipaşa Caddesi ile çevrili alandır.

Tarihçesi

Atikali Mahallesi Byzantion ve ondan sonra İmparator I. Konstantin’in kurduğu ilk Konstantinopol’un kara surlarının kuzey yö-nünde yer alıyordu. Atikali’nin, uzun zaman içinde şehirlerin tepelerinin törpülenmesi göz önüne alındığında bu günkü halinden biraz daha yüksek bir alan olduğu tahmin edilir. Doğusundaki Fatih Cami civarında başlayan yükseklik çok az bir farkla da olsa kuzeye, Edinekapı’ya doğru devam eder. Yine doğu-sundaki Haliç kenarından başlayan yükselme Atikali Mahallesi’nde son bulurken, aynı eğimle Fevzipaşa Caddesi (Vatan Caddesi-Likos Deresi-)’ne iner. Mahalle aynı zamanda Augusteon (Sul- tanahmet) Meydanı’ndan başlayan ünlü Mese Yolu’nun Vezneciler’den kuzeybatı yönünde Edirnekapı’ya doğru (Fladelfion) ayrılan bir kolunun doğu kısmında kalırdı. Bu yolun başlangıcı, o zaman dünyanın sıfırnoktası olarak kabul edilen Million Taşı’dır. Kara ticaretinin önemli bir kolu olan bu yol, I. Konstantin’den itibaren önem kazanmaya başlamıştır. İlk şehrin dışında kırsal bir bölge ya da bostanlık alan olan mahalle II. Theodosius Dönemi’nde kara surlarının genişletilmesiyle Suriçi’ne alınmıştır. Mahallemiz Doğu Roma Dönemi’nde Konstantinopol’un yönetim planımızda XI. bölgenin içindeydi.

Doğu Roma ve Bizans Dönemi

Bu dönemde bölgede inşa ettirilen önemli bir eserin varlığından haberdarız. Eserin adı Soter Filantropos yani “İnsanı seven İsa” anlamına gelirdi. I. Alekisos Komnenos’un (1081-1118) eşi Eirene Dukaina’nın yaptırdığı bu erkek manastırı Karagümrük Çukurbostan (Aetius Sarnıcı)’ın güneydoğusunda bir yerde idi. Bu manastırın yine bu çevrede bulunan bir kadınlar manastırı ile bağlantılı olduğu bilinmektedir. Günümüze varlığı ulaşamayan manastırın Fetih esnasında var olduğu biliniyor.

Osmanlı Dönemi

İstanbul’un Fethi’nden sonra her semtte olduğu gibi burada da büyük bir İslamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetleri başlatılmıştır. Bu faaliyetler biryandan Müslüman nüfus yerleştirme, diğer yandan bölgeyi kültürel ve dini olarak değiştirecek eserlerle gerçekleştirilmiştir. Bu eserler sırasıyla Atik Ali Paşa (Zincirlikuyu) Cami, Semiz Ali Paşa Medre- sesi, ünlü Zincirli Kuyusu, Efdalzade Sebili ve Medresesi, Keskin Dede Mescidi ve HaziresiEski Ali Paşa ve Zincirlikuyu Hamamı, Hattat Mustafa Rakım Efendi Türbesi, Saray Ağası Çeşmesi, Şeyhülislam Esad Efendi Çeşmesi,Nişanca Cami bitişiğinde bulunan Çukur Medrese ve de Semiz Ali Paşa Medresesiydi.

Cumhuriyet Dönemi

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarına ait dört sivil mimari örneği yapı günümüze gelebilmiştir. Diğer eserler genellikle iki, üç katlı ve çoğu kez bahçeli olan evler 1960 ile 1970’li yılların betonarme yapı furyasında apartmanlara dönüştürülmüştür. Günümüze ulaşan dört sivil mimari örneği yapıdan biri Fevzipaşa Caddesi kenarında kâgir bina olup, dükkân olarak kullanılırken, diğeri ahşap bina olup, inşaat malzemesi deposu olarak kullanılmaktadır. Fevzipaşa Caddesi kenarındaki kâgir bina bir zamanlar Demokratik Parti kurucularından ve milletvekili Dr. Faruk Serkut’a ait idi. 1960 darbesinde Yassıada’da yargılanıp beraat etmiştir. Kimyager Sokağı’nın başında bulunan yapı ise ünlü aydınlarımızdan Osman Nuri Engin’in mülküydü. Bu bina kâgir yapılı ilk apartman binalarımızdandır. Son katı çalışma mekânı ve kitaplık için, Ahmet Rasim Lisesi’nin yanındaki kâgir binanın giriş katı ise Osman Nuri Engin tarafından kütüphane deposu olarak kullanılmıştır. Henüz genişleme çalışmalarının yapılmadığı 1959 tari- hinden önce, Fevzipaşa Caddesi’nde Kimyager Sokağı’nın başı önemli bir duraktı. Öyle ki Taksim Meydanı ile bu nokta, güzergâhın iki önemli uç noktaları idi. Bu noktada dolmuştan inenler Çarşamba – Draman istikametine giderlerdi.

Mahallenin Adı

Mahalle adını Atik Ali Paşa’dan almıştır. Atik Ali Paşa, Saraybosnalı bir Boşnak çocuğu iken, devşirme yöntemiyle Akağalar Odası’na alınmıştır. Burada aldığı eğitimden sonra Şehzade Abdullah, Karaman Valiliğine atanınca lala olarak o da şehzadeyle birlikte gitmiştir. Şehzade Abdullah ölünce önce Gemendire, sonra da İşkodra Komutanlığı’na getirilmiştir. 1486 yılında vezir olan Atik Ali Paşa, Mora Seferi’nde (1501) gösterdiği başarılardan dolayı ikinci vezirliğe yükselmiştir. 1487’de Osmanlı-Memluk Savaşı’nda Tarsus’a gönderilmiştir. Ordunun serdarı iken Memlukleri yenmiştir. Ardından tahtı zorla ele geçirmeye çalışan Yavuz Sultan Selim’i Çorlu yakınlarından (1511) yenilgiye uğratmıştır.

1501’de Mesih Paşa ölünce veziriazam olmuştur. İki yıl sonra görevden alınsa da 1506 yılında tekrar göreve getirilmiş, II. Bayezıt’ın güvenini kazandığından pek çok devlet işini padişah adına yürütmüştür. Şehzadeler arasındaki mücadelede de Ahmet’i desteklemiş,

Osmanlı Devleti’ni tehdit etmeye başlayan Şahkulu üzerine yürümüştür. Onu yenmesine rağmen gafil avlanmış ve Sivas-Kayseri Gökçay mevkiinde Şahkulu askerlerine şehit edilmiştir. (2 Temmuz 1511).

Bir devlet adamı ve iyi bir komutan olan Atik Ali Paşa aynı zamanda dürüst, dirayetli, şahsiyetli, hayırsever bir insandı. Bu anlamda pek çok eser yaptırmıştır. Örneğin Fevzipaşa Caddesi ile Atikali Paşa Sokağı’nın kesiştiği yerdeki Zincirlikuyu veya Atik Ali Paşa Cami, Tekfur Sarayı yanındaki manastırdan çevrilen Kariye Cami ve Medresesi, Çemberlitaş’taki cami, medrese, mektep, kütüphane ve diğer müştemilatlarıyla külliye, yine Edirne’de bir cami, Bursa’da bir imaret, Mora’da sibyan mektepleri onun yaptırdığı bilinen eserleridir. Ayrıca ilim ve sanata büyük değer verir, bu işle meşgul olanları sık sık sarayında toplar, onlara ziyafetler ikram ederdi.

Ayvansaray Mahallesi

Kuzeyi ve batısı kara surları, güneyi Kariye Cami ve Kariye Türbesi Sokakları ile Draman Caddesi, güneydoğusu Kesmekaya ve Ayan Caddeleri, Doğusu Haliç Kıyısı ile çevrili alandır.

Ayvansaray adı ile ilgili iki görüş vardır. Birincisi Eski Blaherna Sarayı’nın olduğu bu çevrede ilginç hayvanların özellikle fillerin beslenmesinden dolayı “Hayvan Saray”dan; ikincisi de burada bulunan yüksek ‘eyvan’ binalardan dolayı “Eyvan Saray”dan türetilmiş olabileceği söylenir.

Ayvansaray Mahallesi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde 16 Temmuz 2008’de alınan bir kararla eski Ayvansaray Mahallesi adı altında Avcıbey, Kasım Gürani, Balat Karabaş, Molla Aşkı ve Atik Mustafapaşa Mahallelerinin tek bir mahalleye dönüştürülmesiyle yeniden oluşturulmuştur. Birleştirilen mahallelerin adları dönemlerinde mahallenin oluşmasında emeği geçen hayır sahibi kişilerden alınmıştır. Örneğin Avcıbey Mahallesi; Avcıbey’in asıl adı, Avcı Mehmet Bey’den gelir. Sultan Fatih’in avcı başısıydı. Fetih’ten sonra mahallenin İslamlaşması ve Türkleşmesi için buraya bir mescit yaptırmıştır. Kendi adıyla anılan mahallesi de onun etrafında oluşmuştur. Ancak mescit 1950’li yıllarda yıkılmış ve bir daha ihya edilmemiştir.

Balat Karabaş Mahallesi ise Ayvansaray Caddesi ile Mürselpaşa Caddelerinin doğusundaki Haliç kenarına kadar uzanan alanı teşkil eder. Sur dışında kaldığı için eskiden buraya “Harici Balat” da derlerdi. Burası Bizans Dönemi’nde Haliç surlarının dışında kalıyordu. Şehrin bu bölgesindeki kanalizasyonların denize ulaştığı yerdi. Deniz ulaşımının sağlandığı, dolayısıyla kayıkçı esnafının çalıştığı Suriçi; aynı zamanda serbest bir ticaret bölgesi gibiydi. Şöyle ki; bu dönemin yönetimi muhtelif ülkelerden gelen ticari mallardan vergi almazdı. Sadece malların konulduğu depolardan kira alınırdı. Burası denizyolu ile gelen malların hareketi ile ilgili olarak zengin ve fakirlerin bir arada yaşadığı bir semtti. Genelde ayak takımının barındığı bu yerde temizlik ve şehir düzeni yoktu. Bu dönemde ticaretle uğraşan pek çok yabancılarla birlikte Ohri adı ile bilinen Yahudiler de ya- şardı. Bu cemaate ait üç tane de sinagog vardı. İstanbul’un fethinden sonra Makedonya’nın Kasturya kentinden gelen ve ardından 1492- 1497 yılları arasında İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudiler buraya yerleşmişlerdir. 17. yüzyıla kadar burada Neve Şalom, Messina, Montias adlı sinagoglar yapmışlardır. Ancak 17. yüzyılda çıkan yangınlarda bu binalar yanınca Yahudi cemaati de dağılmıştır.

Bu bölge genelde geceleri ışıksız, bakımsız ve Haliç’e yakın olduğu için rutubetli idi. Sefalet ve pislik de buranın en bariz görünen yüzüydü. Ancak Karabaş Mahallesi’nin Haliç kıyısından uzak olan sokaklarında örneğin Ahrida ve Çana Sinagogları gibi mabetlerin etrafında iki katlı bakımlı evler bulunmaktaydı.Burada zengin tüccarlar ve mütevazı esnaflar, kayıkçı esnafı, hamallar, ayaküstü iş yapan çeşitli satıcılar bulunmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarına doğru eğitimin önemini fark eden Yahudiler, erkek ve kız çocukları için okul ve meslek eğitim tezgâhları kurmuşlardı.1908’den sonra Yahudi erkekler yasa ge- reğince askere alınmaya, ardından savaşlarda ölen Yahudi askerlerin eşleri için yardım dernekleri yine buralarda kurulmaya başlanmıştır.Balat Karabaş Mahallesi’ndeki Museviler 1920’lerde ticaretin ve refahın daha iyi ol- masından dolayı Galata’ya göç etmişlerdir. II. Dünya Savaşı yıllarında başlatılan seferberlik, varlık vergisi gibi olumsuzluklar, Musevileri büyük oranda buralardan Filistin’e (Yeni İsrail Devleti) göç ettirmiştir. Boşalan yerlere Kara- denizliler gelmiş ve azınlıkta kalan Museviler Şişli-Osmanbey civarına taşınmışlardır.

Karabaş Mahallesi Haliç kenarı boyunca uzanan bir mahalle olmasından dolayı İstanbul’da deniz ticaretinin en yoğun yapıldığı yerlerden biriydi. Burada Vapur İskelesi Sokağı ve Odun İskelesi Sokağı en önemli ulaşım noktasıydı. Bundan başka çöp ve kayık iskeleleri de ünlüydü. Daha önce de ifade edildiği gibi buralarda açıktan akan ve zaman zaman taşan lağımlar 1890’da kapalı kanalizasyona dönüştürülerek denize ulaştırılmıştır. Genel- de fakir olan halk seyyar satıcılar, kayıkçılar ve tulumbacılardan oluşuyordu. Evler genelde tek katlı olsa da Museviler tarafından kiralanan Yahudihane adı ile ün yapmış iki katlı büyük evler de vardı.

Semtin Zakeriyas ve Perendeoğlu adları ile ünlü iki kahvehanesi vardı. Bunlardan dindar ve kabadayı olan Perendeoğlu Kahvesi, daha çok tulumbacıların uğradığı kahve idi. Fakirlik ve nüfus yoğunluğundan dolayı bu mahallede ev sıkıntısı yaşanırdı. Burada bulunan Karabaş Salhanesi Sokağı’nda Musevilerin mezbahanesi bulunurdu. Balat’ta yaşamaya başlayan Sefarad Yahudileri ile Romaniyot Yahudileri birbirleriyle kayna- şırken, bazıları Rumca öğrenerek yerli Rumlarla da bağdaşmaya başlamıştır. Sultan Fatih zamanında yapıldığı düşünülen Romaniyotlulara ait olan “Pol Yalan Sinagogu” ile İspanya’dan gelen Yahudilere ait olan “Geruş Sina- gogu” 1911 yılında çıkan Dubek yangınında yanarak, sadece temelleri kalmış ve istimlakla ortadan kaldırılmışlardır. Yine bu yangında daha önce kurulmuş olan Alliance Okulları da yanmıştır. Bu binalar yenilenmeyip, öğrencileri Hasköy’deki okullara gönderilmiştir. Vaktiyle burada Ayvansaray yönünde Demir Hisar Caddesi vardı. Bu caddeler üzerinde yüksek yüksek bacalı ve yuvarlak pencereli bir bina yapılmıştır. Et Balık Kurumuna devredilen bu bina ile ilgili II. Dünya Savaşı yıllarında buradaki Yahudilerin yakılacağı dedikoduları yayılmıştır. Bundan dolayı binanın bu psikolo- jideki adı “Los Ornos De Balat” (Balat Fırın- ları) olmuştur. Bu dönemlerde (1858) yapılan Or-Ahayim Hastanesi ise halen faaliyettedir.

Museviler burada yaşayan Rumlar ve Ermenilerle arada bir kavga ederlerdi. Bunun dışında Hristiyan ve Müslüman komşularıyla nispeten iyi geçinirlerdi. Hristiyanlar Yahudilere renkli paskalya yumurtaları verirken onlar da Müslüman ve Hristiyanlara “pesah” denilen hamursuz kurabiyeler ikram ederlerdi. Yahudilerle Müslümanlar arasında komşuluk huku- ku dil ve din ayrılığı yüzünden çok gelişmemiştir.Buralarda en geçerli meslekler, hahamlık, kasaplık, sokak satıcılığı, sakalık, sütçülük, yemiş ve sebze satıcılığı, yumurtacılık ve balıkçılığın yanında kabadayıları ve kavgaları ile ünlü Musevi tulumbacıları vardı ki, ölüleri mezarlığa taşıma işi de onlarındı. Hahamların dini vaazlar verme, Mahazke Tora ve Ralmud Tora öğretmenliği yapma, kavgalıların arasını bulma, nazardan koruma gibi görevleri vardı. Yahudi meyhaneleri de ünlüydü. Buralarda içki içmenin yanında canlı müzik yapılırdı. Bundan başka kahvehanelerde kâğıt oynanır, müzik yapılırdı. Buraların müdavimleri, kabadayılar, tulumbacılar ve sokak satıcılarıydı. 1948 verilerine göre tüm Balat’ta 80 kahveha- ne, 20 meyhane bulunurdu.

Cumhuriyet Dönemi’nde Yahudiler buraları boşalttıkça yerlerine Karadenizli vatandaşlarla (kayıkçılar) ticaretle uğraşan ülkemizin çeşitli yörelerine ait insanlarımız gelmiştir. Bu süreçte ilk hali 6 milyon metrekare olan Haliç’in 2 milyon metrekaresi dolmuştur. Ve dolan yere 622 fabrika ve yüzlerce konut inşa edilmiştir. Başta deri imalatı, çeltik olmak üzere, sıvı yağ temizlik maddeleri ve bir takım atölyeler sahil boyunca yerleşerek üretimleriyle Haliç’i kirletmeye başlamışlardır. Kirlenen Haliç’in temizlenmesi için Bedrettin Dalan’ın İstanbul Belediye Başkanlığına kadar 1943 yılından beri çeşitli düşünsel teşebbüsler olmuş, fakat eyleme geçilememiştir. İlk defa Bedrettin Dalan zamanında 1987’de Balat Karabaş Mahallesiyle birlikte Haliç’in kenarındaki yapılar yıkılarak kaldırılmıştır. Ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan Haliç’e akan atık suları köllekteröllerle Marmara Denizi’nin dibine, Haliç’te biriken 5 milyon ton çamuru da Karadeniz kıyısındaki taş ocaklarına pompalatmış, ayrıca Haliç’in suyunu dev fıskiyelerle havalandırmıştır. Daha sonra da Karadeniz’den su aktararak Haliç’i yeniden deniz hayatına kavuşturmuştur.

Roma ve Bizans Dönemi

Bu bölgenin en önemli yeri Eğri Kapı (Porta Kaligaria)’dır. Tarihi; ünlü Theodosius Surları’nın yapımının öncesine kadar uzanır. Surlar yapılmadan önce burası surlarla çevrili küçük bir yerleşim yeriydi. Ortasında bir kilise, Nympheior adında bir genel hamam, bir tiyatro, bir lusarion (oyun yeri), bir köprü ve iki büyük portik (üstü örtülü, önü ve yanları sütunlu ve açık kemer altı) iki fırın, beş ekmek satış yeri, on bir sokak ve cadde ile yüz altmış yedi binadan ibaret, yamaçtan Haliç’e bakan surlarla sarılı bir yerdi.

Eğri Kapı’nın güneyinde bugünkü Tekfur Sarayı’na yakın yerde o zamanlar imparatorların kullandığı küçük bir saray ve etrafında tek tük yerleşim yerleri bulunmakta idi. Bu semtin kuruluşuna esas teşkil eden şey o günün ayakkabı imalathanesi (Kaligaria - Çarık) idi. Bu, hem semtin kapısına hem de semte adını vermiştir. Burası daha sonra deniz surları ile kara surlarının (Theodosius Surları) birleştirilmesi ile sur içine alınmıştır. Bu küçük yerleşim yeri kara surlarına dâhil edilirken Kaligoria Kapısı korunmuştur. Surların yapılışından yedi yüz yıl sonra yapılan Tekfur Sarayı’nın dışında, Haliç’e inen yamacın başlangıç noktasına kadar korunma amaçlı hendek yapılmıştır.

Eğri Kapı’ya dönersek bu kapı kara surları ile birleştirilirken ya da daha sonraları meydana gelen depremlerin etkisiyle bir şekilde kapı eğrilmiş ya da şehre giriş çıkış bakımından bir düzlem üzerinde değil de eğri bir şekilde konumlandırıldığı için Fetih’ten sonra Osmanlılar bu kapıya ‘’Eğri Kapı’’ demişlerdir.

Eğri Kapı ile Ayvansaray arasında çok sayıda kilise ve saray inşa edilmiştir. Örneğin burada yapılan Anastatisos, Danubios, Okeanos adlı saraylar Blachernai Sarayı adı altında birleştirilmiştir. Eski Roma gibi Yeni Roma (Neva Roma) da bölgeleri ayrılarak yönetiliyordu. Bu minvalde burası 14. bölgenin ikinci bölümüne denk düşmüştür. Bölgedeki hayvanların ve kiliselerin ihtiyacını karşılamak üzere bölgenin yüksek yerinde büyük bir su sorunu yaşanmıştır.

Tekfur Sarayı’nın yapılmasından sonra Tekfur Sarayı ile Ayvansaray arasında Anemas Sarayı ve Toklu İbrahim Dede Türbesi arasındaki surlar yeniden inşa ve tahkim edilmiştir.

Eğri Kapı şehrin diğer kapılarına göre konumu ve savunması zayıf olduğundan (eğimli ve sert zeminli oluşu hendek kazılmasına imkân vermemesi) 626 yılında Avarlar, 1204 yılında Latinler bu kapıdan şehre girmeyi başarmışlardır. Öyle ki bu kapı Latinlerin şehre girmesine fırsat verdiği için şükran vesilesi olarak Latinler burada St. Nicolaus adında bir kilise yapmışlardır. Latinlerin yağmalama ve yıkım faaliyetlerinden sonra Bizans’ta sanat ve dinde anlayış farkı oluşmuştur. Sanat nispeten canlanmış, değişen din ve dünya görüşüne göre manastırların kapalı haline son verilerek topluma daha açık hale gelmeleri sağlanmıştır. 1261 yılında başlayan bu anlayış VIII. Mikhael Paleologos Dönemi ve sonrasında kilise ve manastırları ihya ile devam etmiş ve İmparatorlar Blachernai Sarayı’nı kullanmaya başlamışlardır.

Eğri Kapı’nın güneyinde Avcıbey Mahallesi bulunur. Bu mahalleyi Bizans Dönemi’nde önemli kılan; Kariye Müzesi (Chora Kilisesi) ve Panagia Hançerlotissa Kilisesi’ydi. Buralar şehrin en yüksek ve ferah yerleriydi. Nispeten de tenha yer olduğundan manastır gibi dini yapılar için elverişliydi.

Eğri Kapı’nın kuzeyinde ise eski adıyla Ayvansaray Mahallesi bulunmaktadır. Ayvansaray; Bizans Dönemi’nde saraylı ve asillerin yaşadığı bir semtti ki, burası Blachernia Sarayı’nın devamı idi. Ayvansaray adı, bu semtte Bizans’tan kalma mahzenler bulunduğundan Osmanlı Dönemi’nde sıcak ülkelerden getirilen hayvanlar bu mahzenlerde saklanırdı. Bir rivayete göre bu durumdan dolayı halkın buraya “Hayvan Sarayı” dediği söylenir. Başka bir görüşe göre buradaki Bizans Sarayı’nın kemerli ve yüksek oluşundan dolayı halk buraya “Eyvan Saray” adını vermiştir. Haliç kıyısındaki kara surları içinde yer alan Ayvansaray Mahallesi, Bizans ve Osmanlı kültür varlıklarının iç içe girdiği yerlerden biridir. Fetih’ten sonra hızlı bir şekilde Türk Mahallesi hüviyetine kavuşmuş olan mahallede; işçi, küçük esnaf, denizcilik ve balıkçılıkla geçimini sağlayanlar yaşardı. Bu bölgenin adı, o zamanlar buralarda bolca yetişen “blehron” (yabani nane) veya “bleho” (eğrelti otu) otundan yada o zamanlar Haliç kenarlarında bol miktarda yaşayan ‘’laherna’’ (palamut) dan türemiş (Blaharnia) olarak bilinirdi. 626 yılında Avarların kuşatmaları esnasında II. Ureodosius’un surları dışında kalan Ayvansaray’daki Haliç kıyılarının uç kısmında Hz. Meryem’in elbisesinin (Maphorion) korunduğu Teotokoston Blahernon (Blachernia) Kilisesi, 626 yılında İmparator Heraklios tarafından Ayvansaray’ın Haliç surlarını genişletmek suretiyle korunma altına alınmıştır.

Bizans İmparatorları 11. yüzyıla kadar bugünkü Sarayburnu denilen yerdeki saraylarında yaşarlardı. Ancak bu yüzyılla birlikte doğuda baş gösteren Türk tehlikesinden dolayı özellikle İmparator Aleksi Komnenos’un 1180’de tahta çıkmasıyla Hipodzomun güneyindeki büyük saray terk edilerek Ayvansaray Bölgesi’ndeki saraylara geçmeye başlamışlardır. İmparatorlarla birlikte devlet erkânı da bu bölgeye yerleştiğinden burası asillerin yaşadığı bir bölgeye dönüşmüştür. Bölgede imparator ve devlet adamları kaldığından, korunması da o derece önem kazanmıştır. Kara ve deniz tarafları bakımından savunması zor olan Ayvansaray’ın batı tarafına bugünkü Toklu İbrahim Dede Türbesi’nin olduğu yerde V. Leon tarafından 813 yılında bir hisar peçe (kale kapılarını savunma amacıyla surların hemen dışında yapılan sağlamlaştırılmış kule) yaptırılmıştır. Bu iç kalede bugün Toklu İbrahim Dede’nin haziresi ve mescidi bulunmaktadır. Son büyük İstanbul depreminde bu iç kalenin içinde kral kızının mezarı bulunan kulelerinden biri yıkılmıştır. Bu iç hisarın Bizans Dönemi’ndeki adı ‘Peterion’du. Tekfur Sarayı’nın Haliç’e doğru kenarından başlayan ve Ayvansaray’ın uç bölgesindeki Heraklius surlarına kadar uzanan tek katlı sur duvarlarını İmparator

Emanuel Komnenos (1143-1180) yaptırmıştır. Bu kara ve deniz surlarının buluştuğu noktadan Haliç’e doğru dik inen bir duvar yapılmıştır. Kale ve kıyı bağlantısı ksiloporta (odun kapı) ile sağlanan bu duvar 1868’de yıktırılmıştır.

Ayvansaray surlarının uç kısmından Haliç’e doğru (kuzey yönüne) uzanan duvarın batı kısmından Eyüp Sultan-Defterdar Mahallesi’ne doğru büyümüş bir mahalle vardı. 12. yüzyıl itibariyle kurulmaya başlanan mahalleyi önemli kılan İmparatorların Blakhernia Sarayı’na ulaşmalarını sağlayan bir iskelenin bulunmasıydı. Bu iskeleden sonra sarayın Blakhernia kapısına ulaşılırdı. Bu mahallenin diğer bir özelliği de, burada II. Justianus ( 527-565) tarafından Hz. Meryem adına ve Frisfos ile Nicolas adlarında bir kiliselerin yaptırılmış olması ile birlikte burasının dönemin nekropol (mezarlık) bölgesi olmasıydı. Nitekim 1972 yılında burada yapılan III. Haliç Köprüsü’nün ayağının kazısı esnasında çok ince işçiliğe sahip iki adet sütun başlığı bulunmuştur.

Yine Haliç’in düzlüğünden sonra güney doğuya doğru yükselen (Tokmaktepe Fatih Mezarlığı) bölgesinde bulunan küçük tonozlu, seramik kaplı içi boyalı mezar odaları buraların mezarlık olduğunu bize anlatır. Bölgenin Ya Vedûd (Seven, bütün mahlûkatın hayrını isteyen, anlara ihsan eden) adı: Rivayet edilir ki İstanbul kuşatılıp fethedilmeye başladığında Suriçi’nde yaşayan Allah’ın sevdiği bir kişi Ayasofya’da kendini ibadete vermiştir. Bu kişi Buharalı Şeyh Abdül-Vedûd imiş. Allah bu kişinin yüzü suyu hürmetine Konstantiniye’nin fethine izin vermemiş, ta ki bu zatın ölüm günü olan kuşatmanın 50. gününe kadar. Konstantiniye Abdül – Vedûd ölünce ancak fetih olunabilmiştir. Sultan Fatih Fetih’ten sonra Ayasofya’yı ziyaret ettiğinde bu kutsal kişinin nurani naaşını “terler direk” denilen yerde görür. Kişinin kutsallığını bilen din adamları naaşı hemen yıkamak istemiş, “terler direk” yönünden cesedin yıkanmış olduğu sesi gelince oradakiler naaşı deniz yolu ile Ayvansaray Tokmaktepe’ye götürür. Ve orada hazır kazılı olan bir mezardan gelen “Ya Vedûd” sesi üzerine bu kutsal kişinin naaşı oraya defnedilir ve bundan böyle bu mahallenin adı da “Ya Vedûd” olur. Ayvansaray surları ile III. Haliç Köprüsü arasındaki bu bölge hem mezarlık hem de bir mahalle idi. Tokmak Tepe’nin eteğine kadar mezarlık uzanırdı. Yine bu bölgede bir de bostan çeşme bulunurdu. 1972 yılına kadar bu mahallede 2 mescit, 2 su terazisi, 1 sibyan mektebi, 2 değirmen, 8 çeşme, 2 iskele, 2 su dolabı, 1 un ve bulgur değirmeni, 2 tekke, 1 debbağhane, 2 hamam ve 2 mezarlık bulunmaktaydı. III. Haliç Köprüsü’nün inşası için yapılan istimlakler sonucunda buradaki eserlerin bir kısmı taşınmış, bir kısmı terkedilmiş, bir kısmı yıktırılarak yere gömülmüş, bir kısmı da halen orada bulunmaktadır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e gelen süreçte mezarlığından yükselen servi ağaçları yanında iki katlı evlerden oluşan sokaklarıyla şirin bir sahil mahallesiydi “Ya Vedûd”.

Osmanlı Dönemi

Ayvansaray Bölgesi, Bizans Dönemi’nde sarayların ve kiliselerin yoğunlukla bulunduğu bir yerdi. Özellikle Tekfur Sarayı, Suriçi İstanbul’un en yüksek tepesi olduğundan nemin en az, havasının en temiz olduğu yerdi. Ancak Bizans’ın son dönemlerinde şehrin hemen hemen her yeri gibi burası da bakımsız kalmıştı. Buna rağmen özellikle Ortodoks Rumların en yoğun yaşadığı yerlerden biriydi. Fetih’ten sonra diğer semtlere benzer şekilde burada da mimari ve nüfus bakımından İslamlaşma ve Türkleşme başlamıştır. Bu kapsamda bu bölgede çok sayıda çeşme, mektep, medrese, mescit, cami, tekke ve sivil mimari örneği binalar yaptırılmıştır. Bu süreçte kullanım dışı kalmış, harabeye dönmüş bazı kiliseler mescide ve camiye çevrilirken, bazı yerlerde de yenileri yapılmaya başlanmıştır.

Ayvansaray Kapısı

Haliç yönündeki surların en batısındadır. Sur kapılarının bazıları sivil, bazıları askeridir. Ayvansaray Kapısı sivil kapı olup, savaş zamanlarında örülürdü. Bu kapı Ayvansaray Mescidi’nin tam dibinde yer almaktaydı. Ancak bugün kapının tam olarak yeri bilinmemektedir.

Ayvansaray Köprüsü

Seyyahların notlarından ve Bizans kaynaklarından öğrenildiğine göre Hasköy ile Ayvansaray arasında bir ahşap köprü varmış.

Balabanağa Mahallesi

Batısında Fethibey Caddesi, kuzeyinde Vidinli Tevfik Paşa, Vezneciler ve Darülfünun Caddeleri, doğusunda Beyazıt Camii Meydanı, güneyinde Ordu Caddesi ile çevrili alandır.

Mahallenin Adı

Mahalle adını, İstanbul’un fethine katılan Sultan Fatih’in Sekbanbaşısı Balaban Ağa’dan almıştır. Sekban, Osmanlı ordusunda sınır boylarında görev yapan bir askeri sınıftı. Sekbanbaşı da bu sınıfın komutanıydı. Ayrıca Sekbanbaşı, Yeniçeri Ağası İstanbul’da bulunmadığı zaman ona vekâlet eder, şehrin güvenliğinden sorumlu olurdu.Sultan Fatih tahta çıktığında cülus töreninde taşkınlık yapan Yeniçerileri cezalandırmak için Yeniçeri Ağalığını kaldırarak o görevi Sekbanbaşı’na bağlattı. Böylece Yeniçeri Ağalığı Yavuz Sultan Selim’e kadar Sekbanbaşı’na bağlı olarak kaldı. Muhtemelen Sekbanbaşı Balaban Ağa kendi adıyla anılan ve mahallesine adını veren mescidini, bu iki görevi bir arada yürüttüğü dönemde yaptırmıştır. Balaban Ağa Mescidi’ni eski bir Bizans eserinden camiye dönüştürmek suretiyle bugünkü Vidinli Tevfik Paşa Sokağı’nda 1475’li yıllarda yaptırmıştır. Mescit, 1911 yılına kadar ibadete açıktı. Bu yılda çıkan büyük yangında yanan mescidin yerine yenisi inşa edilmemiş ve 1920-30 yılları arasında yavaş yavaş yıktırılarak üzerinden yolgeçirilmiştir. 1930’lu yıllarda Amerikan-Bizans Enstitüsü tarafından yaptırılan kazıda, bu eserin 10.60 metre çapında oval bir bina olduğu ve içinde her birinde bir mezar olmak üzere 6 hücrenin bulunduğu ve üst kısmında 6 ayak üzerinde duran bir kubbesinin olduğu tespit edilmiştir. Bu Hristiyan Türbesi, mescit haline getirilirken mahzenindeki mezarlara dokunulmadığı anlaşılmıştır. Bu dönüşüm aşamasında binaya bir de yarım ay şeklinde bir son cemaat yeri ilave edilmiştir. Balaban Ağa’nın mezarı da mescidi ile birlikte ortadan kaldırılmıştır.

Balat Mahallesi

Batısı Sarayağası Caddesi, Fethiye Caddesi ve Zülüflü Sokağı, kuzeybatısı; Hacı İbrahim, Kalpakçı Çeşmesi, Tatlı Memba Sokakları ve Ayan Caddesi, kuzeyi; Vodina Caddesi ile Hızır Çavuş Köprübaşı Sokağı, doğusu Haliç ve Fener İskele Yolu Sokağı, güneydoğusu, Soğuk Tulumba Sokağı, Camcı Çeşme Yokuşu, güneyi Yavuz Selim Caddesi, güneybatısı Manyasizade Caddesi ve Mehmetağa Cami Sokağı ile çevrili alandır.

Tarihi Yarımada’nın kuzeydoğusunda bulunan Balat Mahallesi’nin Fatih Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi, Aspar (Çarşamba Çukurbostan) Sarnıcı, Yavuz Sultan Selim Cami, haziresi ve Sultan Selim Kız Meslek Lisesi’nin bu alanı sert bir eğimle Haliç’in doğusuna Sultan Selim Kız Meslek Lisesi’nin kuzeydoğu yönünde ise Camcı Yokuşuyla aynı eğimle Vodina Caddesi’ne uzanır.

Manyasizade ve Fethiye Caddelerinin doğu kısımları Kiremit Caddesi’yle birlikte yine dik bir eğimle Vodina Caddesi’ne iner buradan da nispeten düz bir alanla Haliç’e kavuşur. Anlaşılacağı gibi mahallemiz Tarihi Yarımada’nın Haliç’e bakan kuzeydoğu yamacında kurulmuştur. Balat Mahallesi I. Konstantin’in yaptırdığı surların dışında kaldıysa da sonradan II. Theodosius’un yaptırdığı surların içine dâhil edilmiştir. Bu dönemde oluşturulan şe- hir yönetiminde XIV. bölgenin içinde bulunurdu. 2008 yılında Fatih Belediye Meclisi’nin aldığı kararla Hatip Muslihittin, Tevkii Cafer, Kâtip Musli- hittin, Hızır Çavuş ve Tahta Minare Mahalleleri Balat Mahallesi adı altında birleştirilmiştir. Şehrimiz, Bizantion diye anıldığı dönemde mahallemizin Fener Bölgesi, Haliç’e dik inen kayalık bir yamaçtan ibaretti. Muhtemelen Akdeniz’den Karadeniz’e geçişin hâkim olduğu iklime göre bir bitki örtüsü- ne hâkimdi. Haliç başta palamut olmak üzere balık bakımından zengin bir deniz uzantısı iken nispeten düz arazi olan kenarında ise tarımsal etkinlik ve balıkçılık yapılmaktaydı.

Roma ve Bizans Dönem

Fener adını bir rivayete göre kayalık (Petrion) olduğu için ‘petrion’ (kayalık)’dan ya da Haliç’in içine doğru uzanan çıkıntısında deniz feneri bulun- duğundan, ‘Fener’den almıştır. Burada Bizans Dönemi’nde sa- vunma amaçlı bir kale bulunmaktaydı. Kalenin (petrion) etrafında oluşan mahalleye de Petrion Mahallesi denirdi. Bu mahallede bir de Ayia Eufemi Kilisesi vardı. Ayvansaray’dan başlayan deniz surlarıyla Fener Bölgesi, 345 yılında Konstantinapol sınırları içine alınmıştır. Bu surlar denizle aralarında kısa bir mesafe gözeterek inşa edilmişlerdir.

Fener Bölgesi, şehrin bu semtinin deniz ulaşımı bakımından önemli bir iskelesi idi. İmparatorlar Blaknerai (Blaherna) Sarayı’na gitmek için Fener İskelesi’nden karaya çıkar, buradan da kara yoluyla saraya ulaşırlardı. Konstantinapol tepeleri çok geniş bir topoğrafyaya sahip olduğundan ulaşım için deniz yolu daha elverişliydi. Bu ulaşım üstünlüğünden dolayı Fener revaçtaydı. Bu üstünlük Fener Semti’nin ümranına katkı sağlamıştır.

Doğu Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmi din olarak kabul edince, Konstantinapol’de Pagan inancından kalma bütün tapınaklar yıktırılarak, kiliseye dönüştürülmüştür. Hatta Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetin- de olan yerlerdeki tapınakların kilise inşaatında kullanılabilecek evsaftaki taşlar sütun, sütun boşlukları, kemer için kullanılan taşlar ve bu gibi pek çok işlenmiş malzeme muhtelif yerlerden sökülerek Konstantinapol’e taşın- mıştır. O dönemde mabetlerin yanında şehre anlam katan meydanlar, caddeler, hamamlar ve şehrin su ihtiyacını karşılayacak su kemerleri (valens), su sarnıçları gibi mekânları inşa etmişlerdir.

Ayrıca Bizans Dönemi sivil mimari örneklerinin en nadide eserleri buralarda yapılmıştır. Ancak Bizans’ın bütün bu imar çabaları 1204 Latin İstilası ile büyük bir yağma ve yıkıma uğ- ramıştır. Buna biraz da Fener’de oturanlar sebep olmuştur. Zira Latinler Konstantinapol’ü kuşattığında o zaman Venediklilerle ticari ilişkileri iyi olan Fenerliler, Latin saldırısına karşı durmayarak, istilaya izin vermelerinin karşılığını tecavüz, yıkım ve yağma şeklinde görmüşlerdir. Bu olaydan sonra İznik’e taşınan Bizans İmparatorluğu 1261 yılında yeniden şehri geri almak için döndüğünde bu sefer de İmparator VIII. Mikhail, Haliç kenarında Latinler’in oturduğu mahalleyi ateşe vermiştir. Bizans İmparatorluğu tarihinin en güçsüz dönemini yaşamaya başla- mıştır. Mali açıdan güçsüz olan devlet eskisi gibi şehre bakama- mış, şehri Latin İstilası’nda terk edenler bir daha geri dönmemiştir. Şehir bakımsızlıktan semt semt metruk hale dönüşmüş, bu durum Konstantinapol’ün fethine (1453) kadar sürmüştür. Fetih esnasında 70 kadar gemi karadan Haliç’e indirilmiştir. Bizanslıların çabalarına rağmen yakılamayan donanma 6 Nisan sabahı Türk donanması Topkapı Surları’ndan içeriye girerken, Zağnos Paşa komutasında Haliç’teki donanma da Fener’e çıkarma yapmıştır.

Osmanlı Dönemi

Efendimiz (as) övgüsüne mazhar olup Konstantinapol’ün fethi Sultan Fatih’e nasip oldu. 6 Nisan sabahı o zamana kadar o büyüklükte döktürü- lemeyen toplarla Topkapı’da açtığı geçitlerden Osmanlı’nın kara asker- leri içeri girerken, karadan denize indirilen 70 gemideki deniz askerleri de Zağanos Mehmet Paşa komuta- sında Fener Sahili’nden Konstantinapol’e girmişlerdir.Konstantinapol Latin istilasından sonra toparlanamamış, fakir, harap, ıssız ve huzursuz bir halde idi. Fetihten sonra hızlı bir imar faaliyeti başlatılmış din ve inanç özgürlüğü, mülkiyet dokunulmazlığı, çalışma hakkı gibi temel haklar ırk, dil, din gözetmeksizin herkes için adil bir şehir yönetimi getirilmiştir.Fetih’ten sonra Ayasofya camiye çevrilmiş ve ilk cuma namazı kılındıktan sonra patriğin kendisini ziyarete gelmediğini gören Sultan Fatih, Patrikhaneden patriğin kendisine neden gelmediğini sormuş, Patrikhane de müstegi patrik II. Anastasios’un hayatta olduğunu, ancak XI. Konstantin’in din işlerine karışmasını istemediğinden dolayı istifa ettiğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Fatih Vatikan’la birleşmeye karşı olan Scholarius Gennadios’u İstanbul’a getirterek Ortodoks Kilisesi Ruhani Meclisi’ne baskı yaparak Gennadios’u patrik olarak seçmiştir. Ayrıca bu seçim sonrası Sultan Fatih patriği yemeğe çağırarak, dini ve mezhebi işlerde ‘Milletin Başı’ unvanı ile yetkili kılarak ve bu imtiyazların nişanesi anlamına gelen (Bizans İm- paratorlarının yaptığı gibi) ‘Patriklik Asası’ vererek destek vermiştir. Ardından sarayın kapısına kadar ken- disine eşlik ederek onu patrikhaneye uğurlamıştır. Bütün bu yapılanlar Bizans Dönemi Patrik törenlerinin aynısıydı.

Sultan Fatih, Patriğe Türk İslam Hukuku’na göre Ortodoks Cemaa- tin hukuki statüsünü belirleyen bir de Emanname vermiştir. Ferman şu hükümleri içeriyordu;“Kimse Patrik’e tahakküm it-mesun, kim olursa olsun hiç kimse kendisine ilişmesün, kendüsü ve ma- iyetinde bulunan papazlar her türlü umumi hizmetlerden müebbedeb muaf olsun. Kilisleri camiye takvil edilmesün. İzdivaç ve defin işleri, sair adet işleri Rum kilisesi ve adet- lerine göre eskisi gibi yapılsun.” Bu haklar bu tarihten itibaren her padi- şah tarafından yenilenmiştir.

Bu olaydan sonra Konstantiniye’nin hızla imarına başlanmıştır. Öncelikle şehrin canlanması için Anadolu’dan insan gelmesi sağlanmıştır. Gelenlerin bir kısmı on iki Havariun Kilisesi’nin etrafına yerleştirilmiştir. Buranın Müslüman nüfusu artınca Patrikhane’nin buradan Çarşamba Semti’nin yakınındaki Pammakaristos Manastırı (bugünkü Fethiye Cami’nin olduğu yere) ta- şınması sağlanmıştır. 131 yıl bura- dan Ortodoks Cemaati’nin din işleri yönetildikten sonra, önce Fener’de bulunan Eflak Konağı’na, oradan Balattaki Aya Dimitri Kilisesi’ne ve oradan da 1602 yılında bu günkü yapısına Aya Yorgi (Hagios Georgi- os) Manastırı’na taşınmıştır. Fener Kapısı Mahallesi denilen bu bölge mescidi olmayan mahallelerden biri olup, bugünkü Abdi Subaşı, Tahta Minare ve Tevkii Cafer Mahallelerini kapsıyordu. Bu semte Ekrem Hakkı Ayverdi’nin deyimiyle “Semt-i Meş- hura Âlem” denilirdi.

Fetih’ten sonraki savaş esnasında şehri terk eden Rumlar, Sırplar ve esir alınanların Fener Bölgesi’nde iskânına izin verilmiştir. Buna rağmen şehir istenilen nüfus yoğunluğuna erişemeyince yeni fethedilen (Mora Şehri’ndeki fen ve ilim sahibi kimseler gibi) yerlerdeki Hristiyan Rum ve Ermeni Cemaatlerin bir fetva fermanla sürgün tarzında İstanbul’a iskânları sağlanmıştır. Sultan Fatih böylelikle Kayser-i Rum olmuştur. Yani o aynı zamanda Roma’nın da hükümdarlığını kabul etmiştir. Bu Sultan Fatih’in Roma (Rum) hâkimi- yeti altında yaşayan bütün halkların Sultanı anlamına geliyordu. Rumlar, Cibali Mahallesi sınırında Küçük- mustafapaşa Mahallesi sınırına sahil boyunca ve batıda Manyasizade ile Fethiye Caddeleri’ne kadar uzanan alanda yaşarlardı. Hem dini hem de bürokratik makamlarda iş gören ai- leler ile bankerlik, gemicilik, ticaret ve sarraflık gibi nitelikli mesleklerde uğraşırlardı. Yaşadıkları evlerin mimarisi de genelde ahşap malzemelerden yapılan Türk evlerinin aksine kalın taş duvarlardan, önlerinde iri kalın demir parmaklıklar olan küçük pencerelerden konsollar üzerinde duran cumbalardan ve bunların önlerindeki hayvan tasvirlerinden, binanın ebatlarıyla orantısız büyüklükte olan kemerli kapılardan oluşmaktaydı. Binalar iki ya da üç katlı olup bitişik nizamdaydı. Cumbalar genelde ikinci katlardan sokağa taşardı.Burada yaşayan ailelerin bazıları Bizans aristokrasisine dayanır ve bunlar gösterişli konaklarda yaşar- lardı. Çok zengindiler. Hizmetçilerinden kral muamelesi görür, geçmişin ihtişamını gösteren bu saygıyla yaşar, kendilerini avuturlardı. Bizans İmparatorluğu aristokrasisinden geldiklerinde Osmanlı yönetimi onları Moldovya ve Valakya Eyaletleri’nin yönetiminde görevlendirmişti. Fener’deki silahhane papazı o dönem de İstanbul’un en merkezi çarşılarındandı. Haliç Sahili’nde kalafathane, Balat Kapısı yanında mumhane semtin en hareketli çarşılarıydı. Bu gibi yerlerde küçük çapta işlerle küçük, tüccar, zanaatkâr, gemici, balıkçı, ayakkabıcı doğramacı ve kalfa gibi esnaflardı. Taverna ve kabare işletmeciliği gibi işleri Yahudilerle ortaklaşa yaparlardı. Fenerliler eğitime önem verir, çocuklarını İtalya gibi zamanın önemli eğitim merkezlerinde yetiştirirlerdi. Bu sayede Türkçe, Arapça ve pek çok Avrupa dilini öğrenirler bu da onların iş hayatında ilerlemelerine ve devlette önemli kademelerde görev almalarını sağlardı.Divan-ı Hümayun ve Donanmayı Hü- mayun tercümanlığı gibi önemli görevlere getirilerdi. İtalyanca uluslararası dil hâkimiyetini Fransızcaya devredince Fenerli Rumlar Fransızca öğrenmeye başladılar. Yurt dışına gidemeyenler de yerli okullarda eğitim alıyorlardı. Bu okullar ise Rum Erbeh Lisesi (Kırmızı Mektep) ile Rum Kız Lisesi (İoakimyon Kız Lisesi) idi.Buna rağmen 1844 yılında Charleswhite yaptığı bir araştırmaya göre Rumların okuma yazma oranı Türkler- den fazla değildi. Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş Rum ailelerin bazıları, Gikalar, Kalimakiler, Garagralar, Sut- sular, İpsilantiler, Mozugiler, Ralliler, Hangerliler, Rosettiler idi. Bunlar 18. ve 19. yüzyıllarda Eflak ve Boğdan yönetiminde görev almış ailelerdi.Balat Mahallesi’nin Haliç kenarındaki en önemli yapısı vapur iskelesiydi. Bu iskele Abdi Subaşı ile Tahta Minare mahalleleri arasındaydı. Buradan karaya çıkanların yolu patrikhaneye kadar uzanıyordu. Buraya Fener Yolu, iskeleye de Fener İskelesi denirdi. Vapur iskelesinin üstünde 19. ve 20. yüzyıl- da iki katlı bir konak vardı. Bu konak Haliç sularının üstünde gösterişli bir yapı olup, birahane ve kahvehane karışımı (gazino) bir işlevi vardı. Alt katında oturanların ayakları zaman zaman Haliç’ten geçen vapurların dalgalandırdığı Haliç sularıyla ıslanırdı. Fener İskelesi’nin sol tarafında üç basamakla inilen kayık iskelesi bulunurdu. Kayıkçı esnafı buradan Kasımpaşa’ya yolcu taşırdı. Haliç’in kenarını teşkil ettiğin- den Fener aynı zamanda bir eğlence yeriydi. Uzaklara gitme imkânı çok sınırlı olduğundan Silahtar, Kâğıthane ve bu- günkü Fener Karakolu’nun bulunduğu meydana gelmek isteyenler sandalları kullanarak seyahat ederlerdi. Özellikle yaz geceleri serinlemek, mehtapta eğlenmek için burası idealdi.

Fener Karakolu’nun karşısında 3x3 metre ebatlarında vapur iskelesinin sağ tarafında bir gümrük binası vardı. Kılburnu denilen yerde ise ilk resmi itfaiye kurulmuştur. Tulumbacılardan sonra kurulan bu birliğin atlarla çeki- len yangın söndürme araçları vardı. Bu raçlarda elle kullanılan tulumbalar, hortumlar, kovalar, merdiven ve yangın söndürme işinde kullanılan aletler bu- lunuyordu.

Bu mahallenin diğer bir özelliği meyhaneleriydi. Müslüman Mahallesi’nde bulunmayan bu kültür Hristiyan Mahal- lesi olan Fener’de vardı. Burada Sakiyas, Gümüş, Halkalı Kamburoğlu ve Taşana- ki isimli dört adet gedikli meyhane bulunuyordu. Yine Kiremit Caddesi civarında sakızlı ve kafesli adında iki tane daha meyhane vardı. Ancak nüfus yapısı değişince bunların hiçbiri günümüze kadar ulaşmamıştır. Fener İskelesi’nin yanında bulunan gazino da 1943’te kapanmıştır. Kilisenin avlusunda yapılan önemli işlerden biri vaftiz yağı üretimiydi. Bu yağ dini ayinlerde kullanıldığı için kutsaldır. Bundan dolayı üretimi de geleneksel yöntemlerle ve bunlara sıkı sıkıya bağlı kalarak gerçekleştirilirdi. Patrikhanenin manevi ve siyasi gücünü temsil eden bu yağ, geceli gündüzlü birkaç gün süren bir ayın içinde büyük kazanlarda yakıt olarak (Hristiyanların kullanmadığı ki- tap, ikona, gülabdan gibi) kutsal eşyaları da kullanarak yakılan ateşlerde pişirilir, sonra itina ile şişelere doldurularak Ortodoks Dünyası’nın bütün kiliselerine gönderilirdi. Patrikhane için önemli bir gelir getirici olan bu ürün, elde edilirken pek çok tarihi değeri olan kutsal eşyaların (yakılmalarından dolayı) günümüze ulaşamamasının sebebi budur. Bu vaftiz yağı üretim işine Patrikhane, Cumhuriyet’in kurulmasıyla son vermiştir.

Patrikhanenin bir de 1821’den beri kapalı olan bir orta kapı hikâye- si vardır: İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in Emannamesi ile güçlü bir hukuki destek kazanmış olan Rumlar ticaret yoluyla kısa zamanda zenginleştiler. Bu zenginler Patriğe yaptıkları mali yardımlardan dolayı, Ortodoks din adamları üzerinde de etkiliydiler. Ve Batı’da yükselmeye başlayan Rönesans hareketinin gözünde bu zenginler Eski Yunan’ın torunları olduğu için büyük saygınlık görüyorlardı. Avrupalılarla yaptıkları ticarette zenginleşen Fener- liler, Batılılarla aynı kültür seviyesini yakalamak için de çocuklarını Batı’daki akademilerde ve üniversitelerde okutuyorlardı. Bu Fenerlilerin gönül ve zihin dünyasında yeni bir Hellenizm arzusu yaşıyordu. Ancak Doğu Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmesiyle putçuluğu (Elen) çağrıştıran bu arzu Orto- dokslar tarafından kabullenilmiyordu. Ancak Fenerli zenginlerin ısrarlı çalışmaları sonuç verdi ve kilisenin adı Grek Ortodoks Kilisesi olarak değiştirildi. Grek Ortodoksçuluğuyla diğer ırkları da Glenleştirilerek yeni bir Roma İm- paratorluğu’nun kuruluşu için çalışı- lıyordu. O sıralarda muhtariyetlerini garanti altına almak için Eflak ve Boğ- dan Prenslikleri Osmanlı hâkimiyetini kabul etmişti. Bu prensliklerin kiliseleri İstanbul’daki Ortodoks Patrikliğine bağlı olduklarından Hellenist tüccarlar (zenginler) buralardan arazi satın alarak, akademiler, okullar açarak, çeşitli konferans ve seminerler vererek Hellen kültürünün buralarda yayılmasını ger- çekleştirdiler. Buralarda Doğu Roma İmparatorluğu’nun temeli atılmaya başlandı. Bir Megalo İdea ve örgütü ( Etniki Eterya) oluşturmuştu. Amaç İstanbul Rum Ortodoks Patriği’nin yönetiminde yeniden Bizans İmparatorluğu’nu diriltmekti. Bu çalışmanın içinde Patrik Gregorios birçok metro- polit ve din adamları bulunuyordu. Nihayet Rumeli ve İstanbul’da yürütülen çalışmalar meyvesini verdi ve 12 Şubat 1821’de Mera’da isyan başlatıldı. Ancak bu olayları güçlü bir istihbaratla takip eden dönemin sadrazamı Benderli Ali Paşa, Padişah II. Mahmut’a dış işlerinde çalışan Fenerli Rum memurların ihanetleri dâhil İngiliz, Fransız ve Rus elçiliklerinin isyana desteklerini bildirmiş. Bunun üzerine Patrik Gregorios sorguya çekilmiş. Suçunu itiraf edince de 22 Nisan 1821’de göğsünde ihanet yaftası olduğu halde Patrikhane’nin orta kapısında asılmak suretiyle infaz edilmiştir. Ardından kendisiyle aynı suça iştirak eden Fenerli Rum Beyi hainler de asılmıştır. Bundan sonra seçilen yeni Patrik bu olayı bu kapıyı kilitlemek suretiyle protesto etmiştir. Kapının iç yüzünde Patrik Gregorios’un bir tablosu dış yü- zünde ise Sadrazam Benderli Ali Paşa Caddesi bulunmaktadır. Halk arasında adı ‘Kin Kapısı’ olan kapı 200 yıldır kapalıdır.

Beyazıt Mahallesi

Kuzeyi Şeker Ahmet Paşa Sokağı ve Tığcılar Caddesi, güneyi Çarşı Kapı ile Kalpakçılar Caddeleri, güneydoğusu Çarşıkapı Nur-u Osmaniye Caddesi ile Kürkçüler Çarşısı Sokağı, doğusu Çuhacı Hanı Sokağı, batısı Çadırcılar Caddesi, kuzeybatısı Bakırcılar Caddesi sınırları ile çevrili alandır.

Beyazıt Semti, Bizantion’dan İstanbul’a tarihin her döneminde Tarihi Yarımada’nın en hareketli 3. tepesi olmuştur. Yaklaşık 2 bin yıldır faal olan bir meydandır. Bizantion’dan Roma Dönemleri’ne kadar yaklaşık 800 yıl, II. Mahmut Türbesi’nin olduğu yerdeki eski Trakya kapısından (o zamanki şehrin çıkış kapılarından biri) Laleli, Fatih ve Süleymaniye’ye kadar uzanan alan ‘nekropol’dü. (mezarlık) Buradan geçen yolun, sağında ve solunda mezarlık vardı. Bizans Dönemi’nde şehrin en büyük forumu ve Osmanlı Döne- mi’nde şehrin saray meydanlarından biri buradaydı.

O günden bugüne Sur İçi’nin tarihi, kültürel ve ticari meydanı olmuştur. Tarih boyunca bu etkinliklere ev sahipliği yapmıştır. Beyazıt Semti, Osmanlı’nın son dönemlerinde Eminönü ilçesinin bucağı(nahiyesi) idi. Adını Sultan II. Bayezıt’ın buraya yaptırdığı külliyeden almıştır.Roma Dönemi’nde Theodosius, bu meydanı en kapsamlı biçimde düzenlediğinden, o dönemde adı “Theodosius Forumu” olarak geçerdi. I.Theodosius, Roma’yı Paganizmden Hristiyanlığa resmen geçiren ve her iki Roma’yı aynı anda yöneten son imparatordu. Paganizme karşı verdiği büyük mücadelelerden sonra Milona’da ölmeden önce imparatorluğu oğulları arasında paylaştırmıştı. Vefatından 10 ay sonra naaşı İstanbul’a getirilerek defne- dilmişti.(395) Meydanın bir başka adı da “Tauri” idi. Tauros (boğa) anlamına gelir. Rivayetlere göre burada belli zamanlarda sığır pazarı kurulurdu. Ayrıca Theodosius’un inşa ettirdiği zafer takının üzerinde bronz boğa başı heykelleri olduğundan dolayı da bu ismin kullanıldığı düşünülmüştür. Bir başka rivayete göre de, meydanda tunç veya bakırdan üretilmiş içi boş büyük bir boğa heykeli varmış. Suçlular içine konulduktan sonra alttan yakılan ateşle suçları infaz edilirmiş. Bu rivayetlerden türetilen bir başka isim böylece “Tauri Meydanı” olmuş.

Osmanlı Dönemi’nde Beyazıt Meydanı

Fetih’ten sonra Sultan Fatih, bu meydanın büyük bir bölümüne daha sonra Sarayı Atik diye anılan bir saray inşa ettirmiştir. Böylece küçülen meydanın boş kalan kısmı Sarayönü Meydanı’na dönüşmüştür. Meydanın bu bölümünde sık aralıklı bir düzende olan ağaçlar soyguncuların rahat çalış- masına imkân sağladığı için büyük bir kısmı Fatih tarafından kestirilmiştir. Ayrıca Simkeşhane olarak anılan yere Sultan Fatih ilk darphanesini inşa ettirmiştir. Ardından oğlu Sultan II. Beyazıt, Fetih’ten sonra şehrin ikinci külliyesini burada inşa ettirmiştir. Külliyede cami, medrese, imaret, kervansaray, sıbyan mektebi, hamam ve padişah türbesi bulunurdu. Külliye ile darphane arasındaki alan şeh- rin en işlek yerlerinden biriydi. Ayrıca cambazlık, hayvan terbiyeciliği, sihirbazlık, hokkabazlık gibi eğlenceler düzenlendiğinden zamanla burası halk eğlence merkezine dönüşmüştür.

1580 yılında Mimar Sinan, caminin yola bakan yanına dükkânları inşa etmiş, 17. yüzyılda bu dükkânları tek katlı kırtasiye malzemesi satan ahşap dükkânlar izlemiştir. Akabinde meydanda konut inşa edilmeye başlanmış ve o kadar yoğun olarak gerçekleşmiştir ki; Fatma Sultan’ın düğününde buradan düğün eşyası taşımak, ancak evlerin saçaklarını yıktırmak suretiyle mümkün olabilmiştir. Meydan bu dönem yine çıkan yangın ve depremlerden etkilenmiştir. 18. yüzyılda kurbanlık hayvanların satıldığı bir pazara dönüşmüş, güney tarafı ise daimi kasapların faaliyetine bırakılmıştır. Bu yüzyılda meydanın önünden Aksaray’a inen Ordu Caddesi’nin her iki yanına Simkeşhane, Hasan Paşa Hanı, Ragıp Paşa Türbesi, Mektep ve kütüphanesi ile birlikte Laleli Külliyesi gibi önemli eserler yapılmıştır. Bu eserlerin yanında ihtiyaca göre çok sayıda dükkânın varlığı da hatırlanmalıdır. II. Mahmut Döne- mi’nde, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile boşalan Ağa Kapısı, Şeyhülislam’a tahsis edilmiştir. Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin komuta merkezi olarak Eski Saray uygun görülmüştür. Saraydan geri kalan bölümler de yıktırılarak Serasker Dairesi’ne dönüştürülmüştür. Askerler rahat eğitim yapsın diye Beyazıt Camii’nin avlu duvarları yıktırılmıştır. Bugünkü çınar altına da askeri törenleri seyredebilsin diye Sultan II. Mahmut’a bir Hünkar Kasrı yapılmıştır. Sonraları bakımsızlıktan metruk hale düşen bina, 1930 yılında belediye tarafından yıktırılmıştır.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Beyazıt Meydanı

II. Mahmut Saray-ı Atik’i serasker olarak düzenledikten sonra Sultan Abdülaziz Dönemi’nde bina yıktırılmıştır. Yerine aynı görevi görecek ve sadece ismi farklı olan Daire-i Umur-i Askeriye inşa edilmiştir. Kapısı da Fransız Mimar Bourgeois’e, Serazan üslupta (bugünkü üniversite kampüsünün kapısı) yaptırılmıştır (1866). Aynı yıl Bakırcılar Caddesi tarafındaki bahçe duvarı tamamlanmıştır. Tanzimat’ın önemli paşaları olan Ali ve Fuat Paşa- lar’ın konakları da bu askeri alanda bulunuyordu. Fuat Paşa’nın konağı, daha sonraları Harbiye Ne- zareti görevini yürütecek olan bu kompleksin batı tarafındaydı. Konak önce Maliye Nezaretine, sonra da İ.Ü. Eczacılık Fakültesi’ne tahsis edilmiştir.

Meydana eklenen askeri ve siyasi varlıktan başka kültürel olarak da Ramazanları cami avlusunda sergiler açılıyordu. Ramazana özel açılan bu sergiler, Direklerarası’nın bir devamı gibi bütünlük arz ediyordu. İstanbul’un ilk eczanesi de bu dönemde Simkeşhane’nin karşısında açılmıştır. Yalnız bu eczane, her gece ikisi operatör olmak üzere iki hekimin hizmet verdiği bir klinik gibiydi.

Beyazıt Meydanı, 1855’de kurulan Şehremaneti ile yeniden düzenlenmiştir. Meydanın doğusunda metruk haldeki imaret binası atlı arabacıların kulla- nımına tahsis edildikten sonra, 1884’de Sultan II. Abdülhamit tarafından kütüphaneye dönüştürülmüştür. Kütüphane ile (Beyazıt Umum Kütüpha- nesi) birlikte burada sahaflar ve kâğıtçılar da mekân tutmaya başlamıştır. Derken kıraathaneler de bunları takip etmiştir. (Okçular Kıraathanesi).Yine bu meydanın batısında bulunan ve 19. yüz- yıl’da yaptırılan konak Yusuf Kamil Paşa ve Zeynep Hanım evi idi. Daha sonra 1903-1909 yılları arasın- da İstanbul’un ilk Müslüman yetimhanelerinden biri olmuştur. Zeynep Hatun Konağı’nda, 1909’da ku- rulan Darülfünun-i Şahane’nin yerini alan Darülfü- nun-i Osmani eğitime başlamıştır. Böylece meydan mevcut halinden akademik bir yapıya doğru dönüşmeye başlamıştır. Bina 1942’de yanınca yerine bugünkü Fen ve Edebiyat Fakülteleri inşa edilmiştir.

I. Abdülhamit Dönemi’nde meydan, yanındaki Kapalıçarşı’nın da çekiciliğiyle yoğun bir insan ziyaretine uğruyordu. Bu yoğunluktan dolayı buralar kebapçı, berber, kâğıtçı barakaları ve seyyar satıcı gibi satıcılarla dolmuştur. Meydan; Meşrutiyet Dönemi ve sonrasında pek çok askeri ve siyasi olaylara ev sahipliği yapmış, pek çok törenler ve infazlar burada gerçekleşmiştir.

l 31 Mart Vakasında toplu idamlar

l Mahmut Şevket Paşa’nın başında olduğu hareket ordusunun Harbiye Nezaretini işgali

l Yine 11 Haziran 1913’de Şevket Paşa’nın burada vurulması

l İngiltere ve Almanya’da uçuş eğitimi alan pilotumuz Mehmet Ali’nin, Enver Paşa’nın iste- ğiyle buraya inişi

l I. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Avus- turya’dan ahşaptan üretilmiş, 32’lik maket top törensel amaçlı getirtilip Harbiye Nezareti önü- ne yerleştirilişi ve savaş yıllarında onu sahici top zanneden İngiliz uçaklarının bu meydanı bom- balayışı, gibi olaylara şahit olmuştur.

Cumhuriyet Dönemi’nde Beyazıt Meydanı

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Şehremini Ali Haydar Bey, Mimar Asım Bey’e meydanı yeniden düzenletmiştir. Buna göre yolu engelleyen salaş dükkânlar ve ağaçlar sökülmüştür. Meydanın ortası fıskiyeli havuz ve etrafı kavşak biçiminde düzenlenmiştir. (1926)

Havuzun etrafında tramvaylar, arabalar dolaşır ve oradan Aksaray’a inerdi. Ancak 1930’da İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, Fransız şehir plancısı Henri Prost’a Tarihi Yarımada için nazım planı hazırlatmıştır . 1956’da bu plana göre Beyazıt Meydanı yeniden düzenlenmesi için yıktırılmıştır. Yeni plana göre medrese etrafında ki salaş dükkânlar, kahvehaneler kaldırılmıştır. Meydanın muhtelif yerlerine set duvarlar ve yeni tuvaletler konulmuştur. 1939’da etrafındaki binalar yıkıldıktan sonra tamir edilen Beyazıt Medresesi, belediyeye müze ve kütüphane olarak tahsis edilmiştir. 1945’te müze bölümü, Gazanfer Ağa Medresesi’ne taşınınca burası sadece kütüphane olarak kalmıştır. Daha sonra burası Vakıf Hat Sanatları Müzesi’ne dönüştürülmüştür. Yeni düzenleme çalışmalarının devamında caminin batısındaki binalar da yıktırılarak meydan iyice açılmıştır. Beyazıt Meydanı, yavaş yavaş siyasi ve askeri kimliğinden, kültür ve eğitim hüviyetine doğru dönüşmüştür. Bu dönüşümü, Belediye Kitaplığı, Beyazıt Kütüphanesi, Türkiyat Enstitüsü, Sahaflar, Çınaraltı, Küllük Kahvesi ve Vakıf Hat Müzesi gibi yeni oluşumlardan görebiliriz. Bu dönüşümü bir adım daha ileri götüren, Eski Harbiye Nezaret Binası’nın 1933’de İstanbul Üniversitesi’ne verilmesi ve yanan Zeynep Hanım Konağı’nın yerine Fen ve Edebiyat Fakültelerinin yapılmasıdır. 1957’de sıkışan trafiğe çözüm olsun diye meydandaki tarihi eserler ve havuzla birlikte 127 bina yıktırılarak, caminin etrafı ve Ordu Caddesi bugünkü konuma gelmiştir.

Beyazıt’taki kahvelere gelince... Kahvehane geleneği Kanuni Dönemi’nde başlmıştır. Beyazıt Cami’ne namaza gelenlere avluda ocakçılar kahve sunarlardı. O dönemde kahve muvakıt sohbetin aracıydı. Derken kahve, düşünce ve kültür hayatının bir parçası oluverdi. Bunu Çınaraltı Kahveleri ve Küllük takip etti. Buralar edebiyatçı, aydın ve bu gibi yazar çizer entelektüellerin mekânları oldu. Sahaflar Çarşısı da meydanın önemli bir ünitesidir. Bu çarşı, önceleri Kapalıçarşı içinde Sandal Bedesteni ile Cevahir Bedestenleri’nde bulunmuş olup, 1894’de meydana gelen dep- remde Kapalıçarşı’nın hasar görmesinden dolayı bugünkü yerine taşınmıştır. Burası eskiden “hakkakların” (mühürcülerin) yeriydi.

II. Meşrutiyet’ten itibaren hakkaklar bu çarşıyı boşaltıp Kapalıçarşı’ya gidince Sahaflar da onların yerine gelmiştir. 1950’de bir saatçi dükkânından çıkan yangınla sahafların 15 dükkânı tamamen, 5 dükkânı da kısmen yanmıştır. 1952’de çarşı yeniden inşa edilmiş ve o haliyle günümüze kadar gelmiştir. Beyazıt Meydanı, Demokrat Parti iktidarı döneminde hükümet aleyhtarı gösterilerin sıkça yapıldığı yerdi. 1960 darbesinden sonra bu gösterilere atfen adı Hürriyet Meydanı olarak değiştirilmiştir. Daha sonra 12 Eylül 1980 darbesiyle de bu kez adı yeniden Beyazıt Meydanı olmuştur. Bu tarihten sonra meydan 90’lı yılların ortalarına kadar siyasi ses- sizliğe gömülmüştür. Daha çok işportacıların ve hafta sonları ikinci el kitap satıcılarının kullandığı mekân olmuştur. Bu tarihten sonra da tekrar eskisi gibi siyasi protestoların yapıldığı mekâna dönüşmüştür. Son yıllarda Ramazan aylarında İBB’nin Ramazan etkinliklerine ve Türk Diyanet Vakfı’nın Türkiye Kültür ve Kitap Fuarına ev sahipliği yapmaktadır.

Binbirdirek Mahallesi

Kuzeydoğusunda Divanyolu Caddesi, güneydoğusunda At Meydanı Caddesi ve Şehit Mehmet Paşa Sokağı, güneybatısında Kâtip Sinan Cami Sokağı ve kuzeybatısında Taş Durak Çeşme Sokağı ile çevrili alandır.

Binbirdirek Mahallesi ilk İstanbul’un kuzeybatısında kalan en eski yerleşim yeridir.Bizantion’dan Konstantinopol’e (Neva Roma) Konstantinopol’den İstanbul’a (Osmanlı Devleti’nin resmi kayıtlarında İstanbul’un adı “Konstantiniyye-i Mahrusa” yani ‘Korunmuş Konstantiniyye’dir.) yaklaşık 1600 yıl dünya siyasetine buradan yön verilmiştir. Eski dünyanın merkezi olarak kabul edilen ünlü Milyon Taşı buradadır. Çekirdek İstanbul’un bir kısmını oluşturan bu mahallemiz, içinde barındırdığı tarihi eserleriyle adeta bir açık hava müzesi gibidir. Osmanlıların “At Meydanı” hatta bir ara “Ahmediye” dedikleri Hipodrom’un bir kısmı buradadır. Hipodrom, Bizans Dönemi’nde Konstantinopol’un kalbi sayılırdı. Bu özelliğini Osmanlı Dönemi’nde de korudu. Halkın çeşitli vesilelerle toplandığı, en önemli halk hareketlerinin yapıldığı, idam gibi infazların gerçekleştirildiği, topluma mesaj verilen veya toplumun yönetime mesaj verdiği ender, tarihi bir mekândır. Bi- zantion’dan beri Nekropol’den (tapınak sa- ray gibi önemli yapıların bulunduğu iç kale) başlayan ünlü “Mese”(orta) (Osmanlı Dönemi’nde ve günümüzde Divanyolu Caddesi olan) yolunun kenarında bulunması, ayrıca deniz yoluna çıkışı veren Çatladıkapı (Buka- leon: öküz-aslan) yolunun buradan geçmesi, burayı her zaman değerli kılmıştır.

Cankurtaran Mahallesi

Kuzeyi, doğusu ve güneyi Kennedy Caddesi’yle; batısı, Akbıyık, Mimar Mehmet, Kabasakal, Alemdar ve Taya Hatun Caddeleri’yle çevrili alandır. Eski adı, Cankurtaran Seyyid Hasan Mescidi Mahallesi’dir.

Mahalle adını, Sultan Fatih’in topçu başlarından biri olan El Hac Seyyid Hasan’ın yaptırdığı mescitten alır. Kabrinin de caminin bitişiğindeki konağın içinde olduğu söylenir. Caminin minberi Sultan IV. Mehmet Dönemi’nde Rukiyye Hanım tarafından yaptırılmıştır. Ancak mahallenin ismi ile ilgili başka iddialar da vardır. Bunlara göre; Sarayburnu’nun boğaz girişi bölümünde akıntı hızı yüksek olduğundan burada sık sık meydana gelen deniz kazaları can ve mal kaybına neden olurdu. Kazaya uğrayan tekneleri, denizcileri ve yolcuları kurtarmak için vaktiyle buraya bir cankurtaran (tahliye) istasyonu yapılmış ve bu tesisi işletenlere de “cankurtaran bölüğü” denmiş. Mahalle zamanla bu isimle anılır olmuş. Bir başka anlatıya göre ise mahalleye ismini veren kişi bir Fetih Şehidiymiş. Kons-tantiniyye’nin fethi esnasında surların bu civarında Seyyid Hasan Ağa adında bir yiğidin gösterdiği büyük kahramanlıklardan dolayı kendisine ‘cankurtaran’ lakabı verilmiş; böylece bu olayın geçtiği yere Cankurtaran Seyyid Hasan denilmeye başlanmış. Mahalle Fetih’ten sonra kurulmuştur. Cankurtaran Seyyid Hasan’ın yaptırdığı küçük mescit halen harabe haldedir, henüz ihya edilmemiştir.

Cerrahpaşa Mahallesi

Kuzeyi Hekimoğlu Alipaşa Caddesi, doğusu Haseki Kadın, Yokuş Çeşmesi, Davutpaşa İskelesi Sokakları, batısı Kuru Sebil, Sancaktar Tekkesi, Etyemez Tekkesi Sokakları, güneyi demiryolu ve Marmara Denizi Surları ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahallemiz şehrin kurucusu I. Kons- tantin’in surlarının içinde idi ve şehrin yönetim planının XII. birimini teşkil etmekteydi. Bizans Dönemi’nde Kserosofiyos (Xeropolos) diye bilinen bölgeye yakındı. O zamanlar burası yerleşim alanından ziyade bir tarım alanı idi. Ünlü Mese Yolu’nun Yedikule Kapısı’na uzanan kolu, bu günkü Koca Mustafapaşa Caddesi güzergâhında ve Arcadius Formu’nun yanından geçerdi. Arcadius Sütunu bugünkü Haseki Kadın Sokağı ile Koca Mustafapaşa Caddesi’nin kesiştiği yerdeydi. Halen kaidesi bulunan sütununun 384 yılında Gotlara ve Vizigotlara karşı yaptığı savaşı kazanan I. Theodo- sius’un (370-408) ve Got komutanı Gainas’ın isyanını bastıran Arcadius’un anısına 4. yüzyılda inşasına başlanılmış, ancak anıt 421 yılında Arcadius’un oğlu II. Theodosius tarafından tamamlanmıştır.

Eser, 9 metre yüksekliğinde kare planlı dikdörtgen bir küp kaidenin üzerinde inşa edilmiştir. Kazanılan savaşın temsili kabartmalarıyla kaplı olan kaidenin girişi iki küçük odaya açılmakta idi. Buradan iç merdivenle yaklaşık 4 metre çapındaki sütun anıta, oradan da spiral şeklinde merdivenin 223. basamağıyla 47 metre yüksekliğindeki Arkedius Heykeli’nin üzerine konulmuş olduğu balkona çıkılırdı. Anıtın etrafı dikdörtgen şekilde revaklı bir bina ile çevrilerek bir forum oluşturulmuştur. Arkedius Heykeli ve Sütunu 542 yılından itibaren rüzgâr, yağmur, deprem, yıldırım gibi olaylardan etkilenmiş, en son 740 depreminde ağır hasar görerek devrilmiştir.

M.Ö. 3000 yılından itibaren Marmara kıyılarına Traklar, Firigler ve Bitinyalıların gelip yerleştikleri 1871 yılında yapılan demiryolu çalışmaları esnasındaki Likos kentine ait olduğu belirlenen bulgulardan anlaşılmıştır. Konstantinopol’ün ilk yıllarında Mese Yolu’nun Porto Aura’ya (Yedikule Kapısı) uzanan kolunun (bugünkü) Koca Mustafapaşa güneyinde kalan kısmı küçük yerleşimlerin olduğu bostanlık alandı. Denize paralel yapılan surlar denizden gelecek herhangi bir saldırıya karşı korunma amacıyla yapılmıştır. Şehir, tarihi boyunca denizden sadece bir kere Müslüman Araplar tarafından kuşatılmıştır.

Osmanlı Dönemi ve Mahallenin Adı

İstanbul fethedildikten sonra bu semtin de Müslümanlaşması ve Türkleşmesi gayesiyle sürdürülen çalışmalar sonucunda burada Hobyar, Hacı Timur, Keyci Hatun, İsa Kapısı, Başçı Mahmut gibi mescit merkezli mahalleler kurulmuştur. Semt bu mahallelerin arasından en çok Hobyarlı ve Avrat Pazarı isimleriyle anılmıştır. Fetih’ten sonra etrafında ahşap evler, dükkânlar yapılmış, ayrıca bu foruma yakın bir Avrat Pazarı kurulmuştur.

Avrat Pazarı bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan alıcısı ve satıcısı sadece kadınlardan oluşan bir pazar hayal etmiş ve bu arzuyla kurulmuştur. Diğer rivayet ise burada Bizans Dönemi’nden beri köle kadın ticaretinin yapıldığıdır. Bu pazarın yöneticisi de bir kadınmış. Adı esircibaşı olan kadının adıyla anılan konağı (esirci konağı) 1960’lı yıllara kadar bu civarda idi. Bununla birlikte bu pazar Kuzey Hindistan ve Semerkand civarından gelen ticaret kervanlarının kafileleri başta olmak üzere, çeşitli milletlerden tüccarların yoğun ilgi gösterdiği bir merkezdi. Anlaşılacağı gibi burası hem insan hem de mal ticareti yapılan bir yermiş. Ancak zaman geçtikçe forum da pazar da amana yenik düşmüş ve yıpranan sütun tehlikeli görülerek, III. Ahmet Dönemi’n- de (1703), 1711 yılında yıktırılmıştır. 1594 yılında Cerrahpaşa Külliyesi inşa edilince mahalle bugünkü ismini alarak, Cerrahpaşa adıyla anılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda cerrah hekim olan Mehmet Paşa, dokuz ay sadrazamlık görevinde de bulunmuştur. Nerede ve ne zaman doğduğu bilinmemekle beraber, Enderun’dan yetiştiği ve cerrahlığı burada öğrendiği bilinmektedir.

Sırasıyla lalalık ve Rumeli beylerbeyli- ği yapan, Eğri Kalesi kuşatmasına katılan paşa, birçok kez vezirlik yapmıştır. Nikris hastalığına yakalandıktan sonra ağır görevleri yerine getiremediğinden en son Kasımpaşa Kaymakamlığı görevine getirilmiştir. Burada görevli iken 1604 yılında vefat etmiştir. Türbesi kendi adıyla anılan caminin haziresindedir.

Paşamız cerrah unvanını Sultan III. Murat’ın oğlu şehzade III. Mehmet’i sünnet etmesinden dolayı almıştır. Başarılı bir sünnet ameliyatı gerçekleştirdikten sonra düğün 55 gün, gece gündüz sürmüş ve ar- dından hediye kabilinden büyük bir servet alan paşa, sahip olduğu bu serveti hayrata çevirerek bu ünlü külliyesini yaptırmıştır. Külliyenin inşasının temelinde yatan marifet “cerrahlık” olduğundan kendi de eseri de bu adla anılmıştır.

Daha sonra bütün semt bu adı paylaşmıştır. Bu semtin havasının ve manzarasının güzel olmasından dolayı Osmanlı Dönemi’nde toplumun ileri gelenleri buralarda konaklar inşa etmişlerdir. Ahşap malzemeden yapılan konakların, kasırların, sırasıyla 1660, 1693,1782 ve 1918’deki yangınlarda çoğu yanmıştır. Seçkin ricalin yanı sıra burası aynı zamanda Taştekneler Dergâhı, Bekâr Bey Tekkesi ve Bayrampa- şa Tekkesi gibi tasavvuf ehlinin yaşadığı ve semt hayatına katkı sunduğu yerdi. 1950’li yıllarda yol açma ve caddeleri genişletme kapsamında yapılan çalışmalarda çok sayıda tarihi binalar, Adnan Adıvar Caddesi’n- de olduğu gibi yıktırılarak ortadan kaldırılmıştır. Bu yıkım, 19. yüzyılın sonlarında kurulan Cerrahpaşa Hastanesi’nin genişletme çalışmalarıyla sürmüştür. 1960’lı yıllardan sonra kırsaldan şehre başlayan göç hareketinin sebep olduğu yüksek katlı yapılaşmayla semtin bahçeli ahşap binaları yıkılmış ve yerlerine apartmanlar inşa edilmeye başlanmıştır.

Cibali Mahallesi

Güneybatısında Hasan Baba Sokağı ile Zeyrek Mehmetpaşa Sokağı, güneydoğusunda Atatürk Bulvarı, doğusunda Hisaraltı Caddesi, kuzeyinde Küçük Mustafapaşa Semti, batısında Karadeniz Caddesi ile çevrili bir alandır.

Bizans Dönemi

Cibali’nin en önemli tarihi eseri Haliç surlarıdır. Avarların 626 yılındaki saldırıla- rıyla yıpranan surlar, 8. yüzyılın başlarında başlayan Müslüman Arap saldırılarına karşı güçlendirilmiştir. Bu dönemde Haliç’i daha güvenli hale getiren meşhur Haliç zinciri de her iki yakada konumlandırılmıştır. Zincir,Sarayburnu’ndaki Eugenios Kulesi’nden, Galata’daki Kastellion Kulesi (Karaköy’de bulunan Yerebatan Cami’nin yerine)’ne çekilmiştir. Haçlılar Konstantinapolis’e 8-12 Nisan 1204’te bugünkü Abdülezelpaşa Cad- desi’nden Ayan Caddesi’ne giriş olan yerden saldırmışlardır. Cibali, Bizans Dönemi’nde Unkapanı’nda bulunan Zeugma Limanı sayesinde, ticari açıdan aktif bir yer olmuştur. Burası büyük gemilerin yanaşabileceği kadar derin bir limana sahiptir. Etrafındaki odun depoları, kuru gıda depoları ve sigara fabri- kası gibi ticari emtialar burayı ekonomik bir merkez yapmıştır

Osmanlı Dönemi

Osmanlı Dönemi’nde Cibali Saraçhane Çarşısı’nın denize açılan yeriydi. Burada emtia depoları kalafathaneler ve bir de İstanbul’un en eski ateşli silah ve barut imalathanesi olan tüfenkhane bulunurdu. Cibali İskelesi’nin yanındaki imarethane ise 1718 yangınında yanmıştır.

Cibali İsmi

Bizans Dönemi’nde ismi sur kapısından dolayı “Porta Puteae” veya “Porta Lubalica” olsa da, İstanbul’un fethi esnasında Bursa Subaşısı Cebe Ali bu kapıdan maiyetiyle birlikte şehre girdiğinden Cebe Ali ismini almıştır. Bu isim zamanla “Cibali” şekline dönüşmüştür.

Cibali Semti’nde Fetih’ten sonra da Rumlar ve Yahudiler yaşamaya devam etmiştir. Bununla beraber sırasıyla Piri Reis, Murat Reis, Lala Mustafa Paşa, Kemal Reis gibi Osmanlı’nın üst düzey yönetici erkânının konaklarının da olduğu bir semttir. Buraya Müslüman Türkler 18. yüzyıldan itibaren yoğun olarak yerleşmeye başlamışlardır. Fetih’le birlikte Cibali civarına ilk yerleşen Trabzonlular ve Alanyalılar olmuştur. 1940’tan sonra Rumlar çekilince yerlerine Rizeliler gelmeye başlamıştır. Cibali’de bir ara yaşayan Yahudiler, İstanbul’da ilk hahambaşılığını burada kurmuştur. Ancak 19. yüzyıldan sonra Museviler de yavaş yavaş buradan ayrılınca, onların yerine merdiven altı üretim yapan küçük simit, poğaça fırınlarıyla Kastamonu- lular gelmeye başlamışlardır.

Cibali, 1950 yıllarında Anado-lu’dan çalışmak için gelen bekârların yoğunlukla çalıştığı yerdi. Çünkü bu- rada bulunan tütün fabrikası, çeşitli atölye ve fabrikalar, odun ve kereste depoları gibi yerlerde iş gücüne ihtiyaç vardı. Halkın büyük çoğunluğu ayak takımı kimselerden olsa da, meyhaneleri bol olan bu semtte tulumbacılar, beygir ve araba sürüleri, fırın, hamurkâr ve tablakârları, kayıkçılar, gemiciler ve İstanbul Beyefendileri de yaşamaktaydı. Meyhanelerin en büyüğü olan Haleplioğlu Meyhanesi Cibali Yenikapısı yanındaki hamamın yanında idi.

Denizcilerin İkinci Adresi Cibali

Fırtınalı zamanlarda gemiler için en korunaklı liman olan Cibali, he- men karşı kıyısında Fatih’in gemilerinin denize indiği Kasımpaşa ile komşudur. Fetih’ten sonra Fatih Sultan Mehmet Karadeniz’den ve Karaman’dan buraya gemiciler getirtmiştir. 1516’da Yavuz Sultan Selim tersaneyi Gelibolu’dan buraya taşımıştır. Günümüzde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nın bulunduğu yerde Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde Sadrazam Güzelce Kasım Paşa, Yavuz Sultan Selim’in kurduğu tesisleri büyüterek ihya etmiştir.

Kasımpaşa’daki bu yoğunluk, karşı sahil Cibali’yi de etkilemiş ve burası pek çok ünlü denizcinin ikamet yeri olmuştur. Örneğin Karamanlı Hacı Ali Mehmet’in oğlu dünyaca ünlü denizcimiz Muhiddin Piri de burada yaşamıştır. Piri Reis amcası Kemal Reis ile 1481’de Akdeniz’de korsanlığa başlamış, II. Bayezid Dönemi’nde Endülüs’te zulüm gören Müslümanlara yardımcı olmuşlardır. Amca Kemal Reis ölünce, Piri Reis Osmanlı’nın önemli deniz üssü olan Gelibolu’ya gelerek(1513) Kristof Kolomb’un, Arap ve Portekizli denizcilerin haritalarından yararlanarak, ünlü Kitab-ı Bah- reyni’ni yazmaya ve dünya haritasını çizmeye başlamıştır. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde Osmanlı donanmasına komutanlık yapan Piri Reis, 1622’de Rodos Seferi’ne katılmış ve Makbul İbrahim Paşa’nın da Mısır’a götürülmesi görevini üstlenmiştir. Aden’i Portekizlilerden geri alan Piri Reis, Basra Körfezi’ni alamamış, Basra Valisi Kubad Paşa’nın öne sürdüğü ve Körfez’i kendi kusurlarından dolayı alamadığına dair bazı deliller yüzünden Mısır’da idam edilmiştir.

Bu ünlülerle birlikte Cibali’de konağı olan bir başka denizci de Murat Reis’tir. 100 yaşına kadar gemi gü- vertelerinde savaşmıştır. Turgut Reis komutasında Preveze Deniz Savaşı’nda (1538) ilk başarısını gösteren Murat Reis, pek çok savaştan sonra aldığı ağır bir yaradan kurtarılamaya- rak, şehit düşmüştür. Mezarı Rodos Adası’ndadır. Ne yazık ki onların konaklarından geriye bilinen hiçbir iz kalmamıştır.

Demirtaş Mahallesi

Kuzeydoğusu Kıble ile Kantarcı Caddeleri, güneydoğusu Prof. Dr Cemil Birsel Caddesi, güneybatısı Fetva Yokuşu Caddesi ve Kuzeybatısı Kuyulu, Kâtip Şemsettin, Hoca Gıyasettin ve Bodrum Sokaklarıyla çevrilmiş alandır.

Bizans Dönemi

Mahalle I. Konstantinopol’un sınırları içinde olup, o dönem 12 yönetim bölgesine ayrılan şehrin VII. bölgesinin kuzeybatısını teşkil ediyordu. Haliç’e yakın bir bölgede olduğundan deniz ulaşımı ve ticaretinin etki alanındaydı. Güney kısmından Büyük Numerium, Teodisius ve Tauri Formları ile ünlü Mese (orta) Yolu, bugünkü Divanyolu Caddesi geçiyordu. Topografik olarak Süleymaniye Mahallesi’nden Haliç’e doğru hafif bir eğimle uzanan mahallede Bizans Dönemi’nde kamu, dini ve sivil yapılarla şekillenmişti. Küçükpazar’a komşu olarak Haliç’e doğru uzanan mahallemiz Osmanlı Dönemi’nde de önemli ticaret merkezlerinden biriydi.

Osmanlı Dönemi

Fetih’ten sonra İslamlaşma ve Türkleşme faaliyetlerinin ardından yeni bir şekle ve kültüre evrilen mahalle, ismini de 1476 yılında burada Hacı Timurtaş tarafından yaptırılan mescitten almıştır.

Dervişali Mahallesi

Kuzeyi; Hoca Çakır Caddesi, Kesmekaya Caddesi ve Hamami Camii Avlusu Sokağı, doğusu; Kariye Cami, Kariye Türbesi Sokağı, Draman Caddesi, Aynalı Dükkân ve Kalpakçı Çeşmesi Sokakları, güneyi; Hattat Rakım Sokağı, Karakol ve Draman Çukuru Sokakları ile Sarayağası Caddesi, Zülüflü ve Hacı İbrahim Sokakları batısı ise Fevzipaşa Caddesi ve Arabacılar Sokağı ile çevrili alandır.

Surlarla çevrili olan kuzeybatı ucu topoğrafik olarak Fatih’in en yüksek, dolayısıyla en havadar alanıdır. Kariye Camii’nin üstünden geçen Kalfa Efendi Sokağı’nın üst kısmına kadar hafif bir eğimle güneydoğuya doğru yayılan alan, buradan itibaren nispeten sert bir eğimle Haliç’e doğru iner. Fatih’in kara surlarından bir geçişle dışarıya açılan önemli kapılardan biri olan Edirnekapı buradadır. İmparator I. Konstantin’in yaptırdığı ilk surların dışında kalan mahalle, daha sonra II. Teodosius’un inşa ettirdiği karasuları ile şehir içine dâhil edilmiş ve Bizans’ın Konstantinopol şehir yönetimi planındaki yeri, XIV. bölge olarak düzenlenmiştir. Konstantinopol’un kuruluşundan beri gelişmekte olan mahalle, tarihi süreç bakımından Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi olmak üzere üç aşama geçirmiştir.

Bizans Dönemi

Mahalle her ne kadar Konstantinipol’un merkezine göre kırsal olarak kabul edilse de Chora (Kariye) Manastırı ile şehrin kuruluşuna yakın dönemlerden beri önem kazanmıştır. Bu meyanda mahallemizin tarihi zenginliği, günümüze kadar gelen Kariye Müzesi (Chora Kilisesi), Ayios Yeorgios Rum Or- todoks Kilisesi; Panagia Rum Ortodoks Kilisesi, Aetius Sarnıcı, Edirnekapı (Poliandry veya Hadranopolis Porta) gibi eserlerden de anlaşılır. İmparator II. Theodosius (408-450) Dönemi’ne kadar sur dışında kalan mahalle, kara surları II. Theodosius tarafından bugünkü yerlerinde inşa edilince sur içine alınmıştır. Çünkü bölge, askeri, ticari ve dini mekânlar bakımından şehrin gelişen önemli bir semti haline gelmiştir. Öyle ki bu bölge o dönemde Doğu Roma Ordusu’nda paralı asker olarak çalışan got askerlerinin yerleşim yeri idi. Porda Aura (Altınkapı) Doğu Roma İmparatorluğu için nasıl bir tören kapısı olmuşsa, Andrynaporda (Edirnekapı) da Osmanlı İmparatorluğu için aynı işleve sahip olmuştur. Öyle ki; Sultan Nemzedi Şehzade, saltanat kayığı ile Sarayburnu’ndan Eyüp Sultan Türbesi’nin önünde kılıç kuşanmak (Taklid-i Seyf) için Haliç’teki Bos-tan İskelesi’ne gelirdi. Törenin ardından Topkapı Sarayı’na gitmek üzere karayolu ile Edirnekapı’dan şehre giriş yapardı.

Edirnekapı; “Andrynaparda”nın telafuzu Türk- çe’deki “Edirne’ye” benzerliği yanında, bir kara şehri olan ve Osmanlı’nın bir önceki başkentine açılan kapı anlamını da vurgular. Bu tarihten sonraönemli bir kara ticareti kapısı olan Edirnekapı, ticari faaliyetleri ve Khora gibi kiliseleriyle de dini faaliyet- leri, çeşitli unsurları destekleyen ticari ve sosyal bir merkez olmuştur. Sultanahmet’te Million Taşı’nın önünden başlayıp, Beyazıt- Vezneciler’de ikiye ayrılan yolun bir kolu kuzeye yönelerek, Aetius Sarnıcı’nın kenarından geçip sur dışına çıkar. Eski adı Mese olan bu yolun sur dışına çıktığı yerin kuzey-batı sınırı, bugünkü Fevzipaşa Caddesi’dir. Edirnekapı, şehrin dışında bulunan şehir mezarlığına açıldığı için bu dönem adı mezarlık kapısı anlamında “Myriandron” adıyla da anılmıştır. Bu mezarlık alanına fethin hemen ardından “Nim’el Ceyş” (Mutlu Asker) Şehitleri de defnedilince bundan böyle İstanbul’da her ölen bu övülmüş şehitlerin yanında yatmak iste- diğinden mezarlık çok büyümüştür.

Şehrin canlı hayvan, mal ve insan için önemli bir kara kapısı olan bu girişe kara gümrük işlerini takip için bir merkez de kurulmuştur. Şehri dış saldırılara karşı koruma amaçlı olarak inşa edilen surlar, çeşitli etkenler tarafından yıpratıldığından tarihi süreç içerisinde bakım onarım görmüştür. Bu kapsamda Edirnekapı civarındaki surlar, İmparator Alexios Kommenos Dönemi’nde şu an yerinde (Edirnekapı girişinde) olmayan kitabesinde yazıldığı gibi tamir edilmiştir. Fetih esnasında, çok zarar gören Edirne- kapı ve surun diğer kısımları, Fetih’ten sonra tamir edilmiş, bundan böyle bütün şehrin kapıları sabah açılıp, akşam kapatılmış ve kapıların güvenliği yeniçeri askerleri ile sağlanmıştır.

Mahallenin Adı

Derviş Ali; Sultan II. Bayezıt ve Yavuz Sultan Selim zamanında yaşamış mimarlardan biriydi. Mimar olan Ali Çelebi’nin mahlasının mimar değil de derviş olmasının nedeni bilinmez. Mahalle, hayırsahibinin 1512’de Dilmaç Sokağı’nda kendi adına yaptırdığı camiden dolayı bu isimle anılmıştır. Derviş Ali’nin mezarı da caminin sağ tarafındaki hazirededir.

Emin Sinan Mahallesi

Batısında Neviya Sokak ile Dönem Sokak, kuzeyinde Yeniçeriler Caddesi, doğusunda Taş Durak Çeşme Sokak, güneyinde ise Kadırga Hamamı Sokak ile Kadırga Limanı Caddesi’yle çevrili alandır. Mahalle Çemberlitaş Semti’nin MarmaraDenizi’ne bakan yamacından oluşmuştur. Bütün Fatih Mahalleleri gibi burası da nüfus ve mimari olarak dönüşerek günümüze kadar gelmiştir.

Mahallenin adı

Emin Sinan Mahallesi ismini, Emin Sinan’ın yaptırdığı camiden dolayı almıştır. Emin Sinan Mahallesi’nin alanı, Megaralılar’ın kurduğu Byzantion Şehri Surları’nın dışında kalıyordu. Burası Byzantion’un nekropolü (mezarlığı) idi. O günkü küçük şehir, Roma İmparatoru Septemus tarafından M.S. 196’da fethedilir ve Roma’ya katılır. Ancak şehrin valisi, Pers İmparatoru Pescennius ile gizli bir anlaşma yapar. Bunu duyan imparator Septemius Severus çok öfkelenir, şehri baştanbaşa yıktırır ve ardından önemine binaen yeniden inşa eder. Daha sonra şehre, oğlunun (Augusta Antonia) adını verir. Ardından şehrin önemini giderayak daha iyi anlamaya başlayan Romalılar, MS 1. yüzyılda İmparator Vespasian Dönemi’nde şehri Latinleştirirler ve adını Byzantium olarak değiştirirler. Emin Sinan Mahallesi o günkü İstanbul Batı Surları’nın dışında kalıyordu. İmparator I. Konstantin, 330 yılında ikinci surları ve şehri yeni baştan inşa edince, Emin Sinan Mahallesi bu sefer şehrin içinde kaldı. Mahallenin kuzeybölümünde bugünkü Divanyolu Caddesi civarında bulunan nekropolün üzeri 1,5 metre kadar toprakla örtülüp, mermer bloklarla kaplandı. Zamanla ortasına üzerinde Apollon heykeli olan Çemberlitaş (318) dikildi ve onun etrafına da dükkânlar inşa edilerek hem alışveriş merkezi hem de forum alanı haline getirildi.Osmanlı Dönemi’nde Emin Sinan Mahallesi Kumkapı ile Çemberlitaş semtleri arasında bir geçiş yeri olup, daha çok hükümet erkânının ve ticaret erbabının meskûn olduğu yerdi.

Hacıkadın Mahallesi

Kuzeybatısı Atatürk Bulvarı, Güneybatısı Azep Askeri Sokağı, güneydoğusu Vefa ve Sarı Beyazıt Caddeleri ile Tavanlı Çeşme, Hızırbey Cami Sokakları ve kuzeydoğusu Atlamataşı Caddesi ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahallemiz İstanbul’un ilk çekirdek şehrini oluşturan Byzantion’un dışında, I. İmparator Konstantin’in kurduğu ilk başkent Konstantinopol’un surlarının içinde, Unkapanı ve Haliç’e yakın bir yerdedir. Roma İmparatorluğu Dönemi’nde XII idari bölgeye ayrılan Konstantinopol’un kuruluşunda ön görülen yerleşim bölgelerinin dışında, Haliç’e ve kuzeybatı Konstantin surlarına yakın bir yeri teşkil ediyordu. Güneydoğusunda I. Konstantin Dönemi’nde Çemberlitaş’ta oluşturulan Konstantini- us Formu, II. Theodosius Dönemi’nde güneyinde inşa edilen Tauri Formu ve güneybatısında Valens Su Kemeri ile çevriliydi. Ayrıca bu dönemde deniz ulaşımı bakımından çok önemli bir işleve sahip olan Haliç de mahallemizin doğusunda bulunuyordu. I. Konstantin ile birlikte Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan Fatih hızla gelişmeye, nüfusu artmaya başlamıştı. Bu nüfusu besleyecek kuru gıdanın özellikle deniz yoluyla gelen buğdayın giriş kapısı, mahallemizden Haliç’e doğru uzanan bugünkü Yavuz Sinan Mahallesi’nin bulunduğu alandaydı.

Osmanlı Dönemi

Bugün Unkapanı ve Küçükpazar olarak bilinen bu bölge, Bizans Dönemi’nde buğday ticaretinin yapıldığı yerdi. Bu özelliği Osmanlı Dönemi’nde gelişerek devam etmiştir. Burada kurulan değirmenlerle birlikte üretilen un öne çıkarak, adıyla anılan bölgenin önemli bir merkezi olmuştur. İstanbul’un en büyük “Beylik Değirmeni” Küçükpazar’da bulunuyordu. Buraya gelen ürünlerin tartılıp depolanması, satılması ve bu ticari işlerin suhuletle yürütülmesi için oluşturulan idari birime “kapan” denirdi. Bu tür kurumlar da yoğunluklu olarak satılan ürünün adı ile anıldığından buraya da zamanla “Unkapanı” denmiştir. Unkapanı’nda Osmanlı Dönemi’nde altın, sirke, akide, sağrıç gibi ürünler de alınıp satılmaya başlanmıştır. Mahallemiz Haliç kenarında oluşan böyle bir deniz ticareti merkezi ile Fatih’i, Yedikule ve Edirne kapılarıyla Balkanlara bağlayan Mese Yolu (Ordu Caddesi) arasında bir geçiş bölgesinde idi. Bizans Dönemi’nde zamanla yerleşik alan haline gelen mahallenin civarında Fildamı gibi önemli tarihi eserler ve kiliseler inşa edilmiştir. Fetihten sonra ise ilk İslamlaştırılmaya başlatılan mahallelerden biri olmuştur.

Mahallenin Adı

Mahalle adını İstanbul’un ilk belediye başkanı olarak kabul edilen büyük âlim, hukukçu, şair, sorulan soruları soru ile yanıtlamasıyla ünlü, Nasreddin Hoca’nın torunu olan Hızır Çelebi’nin kızı Hacı Kadın’ın 1458’de babasının yaptırdığı caminin (Hacı Kadın Cami) yanında yaptırdığı bir çeşme ve bir de çifte hamamdan dolayı almıştır. Bu cami Hızırbey Cami olarak da bilinir. İstanbul’un fethinden sonra şehrin kadılığına tayin edilen Hızır Çelebi 1459 yılında vefat etmiştir. Kabri İstanbul Mefruşatçılar Çarşısı ile Atatürk Bulvarı arasındaki hazirededir. Hacı Kadın adıyla anılan bir cami ve hamam da Kocamustafapaşa’da bulunmaktadır. Ancak her iki yerdeki eserlerin, Hacı Kadın’ın babası Hızır Bey tarafından yaptırıldığı rivayet edilir.

Haseki Sultan Mahallesi

Kuzeybatısı Kızılelma Caddesi, kuzeydoğusu Turgut Özal Millet Caddesi, güneyi Hekimoğlu Alipaşa ve Cerrahpaşa Caddeleri ve batısı Haseki Kadın Sokağı ile çevrili alandır.
Haseki Sultan Mahallesi, Eski Nevbahar, Keyçi Hatun ve Haseki Sultan Mahallelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur.

Byzantion Dönemi

Tarihi Likos Deresi Vadisi’nden (bugünkü Vatan Caddesi) güneybatıya doğru yükselip tekrar Marmara Denizi’ne doğru alçalan topografyanın tepe bölgesinin bir bölümünü ve Fatih’in yedi tepesinden birini oluşturur. Mahallemiz, İmparator I. Konstantin Dönemi’nde Bizantion’un Agorası’ndan (Septemus Severus’un Tutrastoon’u) veya Million Taşı’ndan başlayan ünlü Mese Yolu’nun (Divan Yolu) Tauri Formu’ndan (bu günkü Beyazıd Meydanı) batı yönündeki Konstantinus Kapitolü’nden geçip, biri Haliç’e paralel kuzeye şehrin Poli- yandri Kapısı’na (Edirne Kapısı) diğeri batıya yönelerek; bu günkü Aksaray Meydanı’nda bulunan Bovis Formu’ndan ve daha batısın- daki Arkadius Formu’ndan geçen, şehrin Via Egnatis ile Balkanlara açılan kapısı olan Porta Aura’ya ulaşan tarihi yolun kuzeyinde kalırdı. I. Konstantin’in yaptırdığı surların içinde kalan mahallemiz bu devirde uygulanan şehir yönetim planında da XI. bölgenin sınırları içindeydi.

Bizans Dönemi

Bizans Dönemi’nde kurulan dört ünlü forumlardan (meydan) biri bu günkü Haseki Sultan Külliyesi’nin yerinde idi. İlk adı Theodosius olan meydan, sonra Arkadius olarak anılmaya başlanmıştır. Bu dönemde semtin adı Xerolophos’tu. Konstantinopol’un çeberi sayılan bu semt yerleşimin yoğun olmadığı ve nispeten tarım yapıldığı bir alandı. Bu meydanı ünlüleştiren en önemli eser Arkdius Sütunu ve üzerindeki heykeldi. Adından da anlaşıldığı gibi sütunu, İmparator Arkedius Gotlar ve İskitler karşısında zaferler kazanan babası İmparator adına 403 yılında yaptırmıştır. Daha sonra II. Theodosius da bu sütunun tepesine 421 yılında babası Arkedius’un at üzerinde temsil edilen heykelini kondurmuştur.

İçinden bir merdivenle tepesindeki balkonuna çıkılabilen sütunun boyunun 50 metre civarında olduğu bilinir. Ayrıca sütunun üzerinde kazanılmış zaferlerle ilgili kabartmalar bulunmaktadır. Ancak doğanın yıkıcı etkileri karşısında dayanamayan Arkedius Heykeli’nin önce meydana gelen bir deprem sonucunda altın kaplamalı kolu kopmuş, ardından yıldırım isabet etmiş ve nihayetinde 704 yılında meydana gelen bir başka depremde hey- kel sütundan ayrılarak parçalanmıştır. Uzun yıllar ayakta kalan sütunda da zamanla çatlamalar ve yarıklar meydana gelmiştir. Etrafı meskûn mahal olduğundan can ve mal kaybına sebebiyet vermemesi için Doğu Roma’nın ilk anıtlarından biri olan sütun, 1719 yılında yıktırılmıştır. Arkedius Meydanı’nın büyüklüğünü anlayabilmek için bugün sütunun kaidesinin bulunduğu yer ile Haseki Külliyesi’nin bulunduğu yer arasındaki alanın ta- mamen bu meydana ait olduğunu hayal etmek yeterlidir. Ayrıca bu koca meydanın görkemi bakımından burada olup da sonradan deprem gibi etkilerle yıkılan Valentianus ve Marcianus heykellerini de unutmamak gerekir.

Osmanlı Dönemi

Fetih’ten sonra Müslümanlaştırılmaya çalışılan semtlerden biri olan mahallemizde bu amaçla yapılan ilk mescit, Başçı Mahmut Mescidi’dir. Mahallemiz adını Kanuni Dönemi’nde Hürrem Sultan’ın burada Mimar Sinan’a yaptırdığı külliyeden dolayı almıştır. Mahallenin uzun zaman “Başçı Mah- mut” olarak anılmasına vesile olan “Başçı Mahmut Cami” yangına maruz kalıp uzun zaman yapılmayınca mahalle “Haseki” diye anılmaya başlanmıştır.

Semtin Osmanlı Dönemi’nden kalan bir başka ismi de Kadınlar Pazarı’dır. “Avrat Pazarı” denilen çarşının alıcısı da satıcısı da kadınlardan oluşurmuş. Burası daha çok kadınların ürettiği ürünlerin satıldığı bir yermiş. Haftada bir gün kurulan bu pazar yerinin merkezinde Roma Dönemi’nden kalma ve içinde merdiven olan bir sütun varmış.”Bu tanım Arkeodius Sütunu’nu işaret eder. Bizans şehir kültüründen Osmanlı şehir kültürüne evrilen Konstantinopol’un bu semtinde de mütevazı, tek ve iki katlı, bahçeli Osmanlı Türk evleri yerlerini alırken, süreç içerisinde yaşanılan yangınlar ve depremler mimari yapıyı kâgire dönüştürmüştür.

Haseki Sultan Mahallesi’nin bir alt mahallesi de Nevbahar (Yenibahar) Mahal- lesi’dir. Fatih’in eski mahallelerindendir. Adını Sultan Fatih’in Ekmekçibaşısı Muhyiddin Mehmet bin İsa’nın bugünkü Molla Gürani Caddesi’nin Turgut Özal Millet Caddesi’ne yakın bir yerde yaptırdığı camiden almıştır. Ne yazık ki Nevbahar Cami 1918’de çıkan bir yangında yanarak kül olmuştur. Yine bu caminin yanında olup günümüze ulaşamayan Taha Tekkesi ve Kasap Halil Cami vardı. Caminin çevresi bostanlık alanlarla çevrili idi. Yerleşim seyrek ve mütevazı binalardan oluşmuştu. Bu gün bu tekke ve cami yoktur.

Haseki Sultan Semti’nin güneydoğu ucunda Aksaray’ın kuzeydoğusunda bulunan eski mahallenin adı Yusuf Paşa’dır. Yusuf Paşa’nın yaptırdığı sibyan mektebi, Haseki Caddesi’nde bugün halk kütüp- hanesi olarak kullanılmaktadır. Mektep 1973 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne kütüphane olarak tahsis edilmiştir. Kütüphane, çocuklara özgü 9000 civarında esere sahiptir. Yusuf Paşa’nın mezarı da bu kütüphanenin bahçesindedir. 1808’de Arapkir’de doğan Yusuf Kamil, İstanbul’da iyi bir eğitim aldıktan sonra, Divan-ı Hümayun kaleminde, Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın hizmetinde, sonra İstanbul’da Maarif Meclisi üyeliğinde, ardından Ticaret Nazırlığı’nda Meslis-i Vala Başkanlığı’nda ve Sultan Abdülaziz Han’a sadrazamlık görevlerinde bulunmuştur. Mehmet Ali Paşa’nın kızı Zeynep’le evlenen Paşa, ünlü Zeynep Kamil Hastanesi’ni yaptırmıştır. Bununla birlikte yaptığı pek çok hayır eserlerinden biri de Yusuf Paşa Sibyan Mektebi’dir.

Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet Dönemi’nde ise artan nüfus ve göç ile birlikte mahallenin tarihi sivil mimarisi, bahçeleriyle birlikte tarih olmuştur. Bu dönemde en büyük değişim 1955-60 yılları arasında yaşanmıştır. Bu yıllarda gerek Vatan Caddesi, gerek Haseki Hastanesi alanı genişletilirken, bazı tarihi eserler ortadan kaldırılmıştır. Örneğin Hafız Galip Sokağı ile Arap Manav Sokağı birleştirilerek Doktor Adnan Adıvar Caddesi oluşturulmuştur. Yine Millet Caddesi genişletilirken Tevekkül Hamamı, Şimerd Çavuş Cami, Zıbin-ı Şerif Tekkesi ve Selçuk Hatun Cami ortadan kaldırılmıştır. Arkedius Sütunu civa- rında kurulan pazar, zamanla kerpiçten yapılan basit dükkânlara dönüşmüştür. Sayıları yirmiyi bulan bu dükkânlarla birlikte civarında Bıyıklı Hüsrev Cami ve Çeşmesi, Seydi Baba Tekkesi, Fatih’ten kalma Haseki Bostan Hamamı vardı. Bu gün sadece Hekimoğlu Ali Paşa İlkokulu karşısında Uçuruk Tekkesi’nin Mezarlığı bu- lunmaktadır. Yine bugün mahallenin Fındıkzade’ye doğru olan bölümünde arsaları, aslına uygun olmayan eserlerle işgal edilmiş olan Şeyh Taha Efendi Tekkesi ve Nevbahar Cami yoktur.

Haseki Semti’nde ünlü Türkçeci Nihat Özön, Haseki Caddesi’nde tuluat ustası Abdürrezzak Efendi, astronom matematikçi Yusuf Ziya Gökçe (Güzel Sebzeci Sokağı’nda) Yıldız Sarayı Kütüphanesi Hafız-ı Kütüb-ü Kalkandelenli Sabri Bey (Küçük Mühendis Sokağı’nda) yaşamışlardı. Haseki Sultan Mahallesi; nüfus yapısı, konut yoğunluğu, ulaşım, ekonomik hayatı, sağlık, eğitim ve öğretim kurumları bakımında çeşitlenerek büyümüştür. 1946 yılında Belediye ile Emlak ve Kredi Bankası ortaklaşa kurdukları bir inşaat şirketiyle bu mahallenin o zamanki bostanlarında banyo, mutfak ve tuva- leti olan 56 metrekarelik, 3 odalı, tek katlı ve bahçeli evler yapmışlardır. Elektrik, hava gazı, suyu ve kanalizasyonu olan evlerin bahçeleri parmaklık çitlerle birbirinden ayrılırdı.

Mahallenin Adı

“Haseki” Arapça ve Farsça karışımı bir kelimedir. Yakın arkadaş anlamına gelir. Osmanlı Türkçesi’nde padişahın sarayındaki cariyeleri için kullanılırdı. Padişahın zevcesi olan cariyelere “haseki” denilirdi. Buna göre, “Haseki” olan cariyeye samur kürk giydirilir, eğer erkek çocuğu olursa adı Haseki Sultan olur. Haseki Sultanlar’ın başında kıymetli bir taç olurdu. Padişah öldüğünde erkek çocuk sahibi Eski Saray’a gönderilirdi. Kız çocuk sahibi ya da evlatsız olanlar ise sarayda yüksek rütbeli biriyle evlendirilirlerdi.

Hırka-i Şerif Mahallesi

Kuzeyi Prof. Naci Şensoy ve Fevzipaşa Caddeleri, güneyi Akşemsettin Caddesi, güneybatısı Adnan Menderes Vatan Bulvarı, kuzeybatısı Arpa Emini Köprüsü Sokağı, Sofalı Çeşme ve Melek Hoca Caddeleri, doğusu Altay Caddesi ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahallemiz bu dönemde İmparator I. Konstantin tarafından yaptırılan surların (330), dolayısıyla Neva (Yeni) Roma’nın yerleşim alanının dışında kalıyordu. Şehir mer- kezine çok yakın olan bu bölgenin kuzeydoğusundan, Polyandry’e (Edirnekapı) uzanan ve şehrin omurgası olarak tanımlanan ünlü Mese Yolu’nun kuzeydoğu kolu geçerdi. Arazisi tatlı bir meyille bahçe tarımı yapılan Likos Vadisi’ne (Vatan Caddesi) doğru uzanırdı.Buralarda suya uzak olduğu için muhtemelen tahıl üretimi yapılırdı. Boş olan alanları doğal bitki örtüsü incir, dut gibi ağaçlarla kaplı idi. Daha sonra II. Teodosius tarafından 4. yüzyılın sonunda surların yapılmasıyla mahallemiz Suriçi’ne Bizans Konstantinopol yönetim planında XI. mahalle olarak dâhil edilmiştir. Mahallemizin güneybatı sınırını Likos (Bayrampaşa) Deresi oluştururdu. Bu derenin Marmara Denizi’ne ulaştığı noktada önce büyük Elefterius sonra da Julianus limanları inşa edilmişti ki bu limanlar birbirlerine bir kanalla bağlı olup, biri iç biri de dış liman hizmeti veriyordu. Likos Deresi’nin taşıdığı çamurlarla zamanla şehre tahıl girişi için kullanılan bu limanlar dolmuştur. Bu dö- nemde bu bölgede irili ufaklı bir takım kiliseler inşa edilmiştir. Ancak bunların pek çoğu Fetih’in yakın yıllarında ilgisizlikten metruk hale dönüşmüşlerdir.

Osmanlı Dönemi

Fetih’ten hemen sonra Fatih’in bütün semtlerinde olduğu gibi Hırka-i Şerif’te de İslamlaşma ve Türkleşme faaliyetleri başlatılmıştır. Bu kapsamda semtin merkezlerinde Keçeci Karabaş, Mesih Ali Paşa, Muhtesip İskender, Mimar Sinan, Hırka-i Şerif Camileri inşa edilmiştir.

Mahallenin Adı

Mahalle adını Peygamber Efendimiz’in hırkasından almıştır. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz’in İstanbul’da iki hırkası bulunmaktadır. Bunlardan biri Topkapı Sarayı’ndakidir. Bu hırka (bürde), Peygamber Efendimiz İslam’ın ilk yıllarında, önceleri İslam karşıtı sonraları İslam yanlısı bir Müslüman şair olan Ka’b bin Züheyr’e hediye ettiği hırkadır. Peygamber Efendimiz hırkasını O’nun huzurunda iken Kaside-i Banet’inden “muhakkak ki Allah’ın Resulü, Allah’ın nuruyla hidayete ulaşılan keskin kılıçlarından bir kılıçtır” mealindeki beytini okuyunca vermiştir. Şair Sahabe Ka’b hırkayı (El-Bür- de) ömür boyu saklamıştır. Ancak öldükten sonra Halife Muaviye bu hırkayı varislerinden satın alarak devlet korumasına almıştır. Emeviler’den sonra Abbasiler’e geçen hırka Sultan Selim 1517’de Mısır’ı fethedince kutsal emanet olarak İstanbul’a getirilerek, Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler dairesinde muhafaza edilmiştir. Hırka-ı Saadet (El Bürde) adıyla anılan hırka, hilafet kaldırılıncaya kadar her Ramazan devlet töreniyleziyaret edilmiştir. Topkapı Sarayı’nda korunan bu kutsal emanetten başka, mahallemize adını veren Peygamber Efendimize ait asıl hırka, Üveys el- Karani’ye hediye gönderilen hırkadır. Rivayete göre, Yemen dolaylarında deve çobanlığı işi ile meşgul olurken anne- sinden izin alarak Peygamber Efendimiz’i ziyarete gelen Üveys el- Karani, Peygamber Efendimizi yerinde bulamamış ve fazla kalamadığından Peygamber Efendimiz’i gö-remeden geri dönünce; Efendimiz O’nun bu hareketine karşılık hırkasını göndermiştir. Üveys bu kutsal emaneti ömür boyu saklamış ve ölünce yeğenlerine geçen hırka, daha sonra bu sülaleden biri olan Ziver el-Üveysi tarafından kutsal emanet Irak’tan Kuşadası’na getirilmiştir. Hırkayı ne zaman getirdiği bilinmeyen Ziver el-Üveysi’nin batı Anadolu bölgesindeki bu adada tarımla uğraştığı bilinmektedir. Bu sülaleden bir bireyi olan Şükrullah Efendi, hırkayı 1678’de İstanbul’a getirmiştir. Şükrullah Efendi’nin neslinden pek çok âlim, imam ve vaizler yetişmiştir. Bu sülale kutsal emaneti Fatih’teYavuz Selim Semti’nde bir evde koruduklarından kendilerine halk arasında “Hırka-i Şerif Şeyhleri” denmiştir. Ancak bir zaman sonra burası uygun bulunmayınca I.Abdül- hamit, Hırka-i Şerif Cami’nin avlusunda müstakil bir oda inşa ederek burayı Hırka-i Şerif’in korunmasına ve ziyaret edilmesine tahsis etmiştir. Ancak artan ilgi ve ziyaret- lerden dolayı Abdülmecid Dönemi’nde bu kutsal emanet için bir cami yapılmasına karar verilmiştir.

Bunun üzerine kutsal emanet, Yavuz Sultan Selim Cami’ne alınmış ve ardından da Abdülmecid tarafından Hırka-i Şerif adına bugünkü Hırka-i Şerif Cami 1851 yılında yapılarak, ibadete açılmıştır. Gümüş bir sanduka içinde korunmaya başlanan kutsal emanet, böylece hem caminin hem de mahallenin adı olmuştur. Hırka-i Şerif, Ramazan’ın ilk Cuma’sında ziyarete açılır. Ziyaret sabahtan ikindi vaktine kadar yapılabilir. Hırka-i Şerif’in ziyarete açılışı son sahibi Veysel Karani Hazretleri’nin 59. kuşaktan torunu olan Barış Semir’in nezaretinde yapılmaktadır.

Hobyar Mahallesi

Kuzeydoğusunda Reşadiye, doğusunda Ankara Caddesi, kuzeybatısında Yeni Cami Caddesi ve güneybatısında Türk Ocağı Caddesi ile çevrili olan mahalle, nüfus bakımından çok yoğun ve hareketli bir alandır.

Hoca Hobyar kimdir?

Mahalle ismini Fetih Dönemi hocalarından olan Hoca Hobyar’dan almıştır. Hoca Hobyar, buradaki mescidini 1457’de Fetih’ten yaklaşık 3 yıl sonra, bugünkü Aşır Efendi Caddesi ile Hamidiye Türbe Sokağı’nın köşesinde inşa ettirmiştir. Zaman içinde pek çok kez bakım onarım gören mescit, 20. yüzyılın başlarında iyice harap olmuştur. Bunun üzerine hayırseverlerin de desteğiyle 1913 yılında Mimar Vedat Tek ve Muzaffer Bey tarafından I. Ulusal Mimarlık akımına uygun olarak yeniden inşa edilmiştir.

Aşir Mustafa Efendi kimdir?

Mahallede adı geçen diğer bir önemli kişi de Aşir Mustafa Efendi’dir. Aşir Efendi Caddesi ismini bu kişiden almıştır. Aşir Mustafa Efendi 18. yüzyılda yaşamıştır. Şeyhülislamların doksan üçüncüsüdür. 1729 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Reis-ül Küttab Mustafa Efendi’dir. İyi bir medrese tahsili görmüş, Arapça ile Farsçayı öğrenmiş, sırasıyla Mora, Yenişehir, Bursa ve Mekke’de kadılık yapmıştır. Kastamonu Müftülüğü ile iki kere Rumeli Kazaskerliğinden sonra Şeyhülislamlık görevine getirilen Aşir Efendi, Bahçekapı civarında çok zengin eserlere sahip bir kütüphane yaptırarak, bütün eserlerini millete vakfetmiştir.

Hoca Gıyassettin Mahallesi

Kuzeydoğusunda Atlamataşı ve Küçükpazar Caddeleri, Güneydoğusunda Şifahane Kuyulu, Kâtip Şemseddin, Hoca Gıyaseddin, Bodrum Sokakları ve Fetva Yokuşu Caddesi, güneybatısında Molla Şemsettin Camii Sokak ve kuzeybatısında Tiranbaz Sarı Beyazıt Caddesi ile Tavanlıçeşme ve Hızırbey Camii Sokaklarıyla çevrili alandır.

Bizans Dönemi

“Altın Boynuz” Haliç’in güneybatısında kalan mahalle; Konstantinopol’ün kuruluşundan beri önemli bir yerleşim yeri olup, Bizans Dönemi’nin VII. bölgesi sınırları içinde idi. I. Konstantin’in kurduğu şehir surlarının içinde kalan mahalle, Konstantinopol’ün Haliç’in karşı yakasındaki Venedikliler’in Galata Şehri’yle kurulmuş ilişkisinin güzergâhında bulunuyordu. Fetih’ten sonra da Türkleştirilen ve Müslümanlaştırılan Suriçi İstanbul’un önemli yerleşim yerlerinden biri olmuştur.

Osmanlı Dönemi

Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin olduğu yere Fatih Sultan tarafından Eski Saray’ın inşa edilmesi, ardından Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde Süleymaniye Cami ile birlikte külliyenin inşası, mahallenin güneyinde önemli bir merkez oluşturmuştur. Ardından Osmanlı Devleti’nin yüksek bürokratları örneğin Yeniçeri ağaları, diğer devlet adamları, medrese hocaları ve öğrencileri gibi seçkin kesimin ikamet yerleri Hoca Gıyaseddin Mahallesi’ne doğru genişlemeye başlamış ve bu sayede buralarda çok sayıda konaklar inşa edilmiştir. Süleymaniye Semti gibi önemli bir merkezin kuzeybatı sınırını teşkil eden Hoca Gıyaseddin Mahallesi, İstanbul’un üçüncü tepesinin kenarında ve eski İstanbul idaresinin birimleri olan Vefa ve Beyazıt Nahiyele- ri’nin (bucak) arasında Osmanlı İstanbul’unun bir mahallesi olarak gelişmeye başlamıştır.

Mahallenin Adı

Mahalle adını Hoca Gıyaseddin’den (Mehmet Paşa) almıştır. Hoca Gıyaseddin; Sultan Fatih’in ünlü hocası Akşemsettin’in yeğenidir. Doğum tarihi bilinmeyen ilim ve hayır sahibinin asıl adı Gıyaseddin Mehmet Efendi’dir. Âlim bir kişi olan Hoca Gıyaseddin, Paşa ve Çelebi lakaplarıyla da anılırdı. Eyüp ve Amasya Medreseleri’nde müderrislik yapmıştır. Emekli olduktan sonra Kudüs Medresesi’ne görevlendirilmiş ancak yola çıkmadan önce 1521 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Mezarı kendi adıyla anılan Mescidin mihrabının önündedir. Gıyaseddin Hoca’nın adı, mahalleye yaptırdığı mescitle bütünleşmiştir.

Hocapaşa Mahallesi

Kuzeyinde İstanbul Boğazı, güneyinde Hükümet Konağı Sokak, batısında Ankara Caddesi ve doğusunda Alemdar ve Taya Hatun Caddeleri ile çevrili alandır.

Hocapaşa Mahallesi deyince akla Sirkeci Semti gelir. Sirkeci, Eminönü sahilinden Sarayburnu’na kadar uzanan ve kuruluşu 2700 yıl kadar geriye giden bir semttir. İlk Bizantion’un bir kısmı burada kurulmuştur. Ancak o günlerden bu günlere Sirkeci sahili, denize doğru doldu- rulmak suretiyle doğal sahil alanı ihtiyaca göre genişletilmiştir.Sirkeci Limanı, Bizantion’dan Bizans’a kadar önemini sürdürmüştür. Osmanlı Dönemi’nde ise Topkapı Sarayı’na ve Bab-ı Ali’ye yakınlığı ve buna ilaveten 19. yüzyılda Doğu Ekspres’in İstanbul’a gelmesiyle Sirkeci Garı’nın burada inşa edilmesi, semti çok önemli bir merkez haline getirmiştir. Demiryolu ile Avrupa’ya ulaşımın demiryolu gelmeden önce Sirkeci semti geçiş bölgesiydi. Bir taraftan Topkapı Sarayı’nın surları Hasbahçe’yi içine alacak şekilde sahile doğru uzanıp Hasbahçe’yi sararken, diğer yandan şehrin surları da Topkapı Sarayı surlarına paralel uzanıyordu. Hasbahçe padişahların dinlendiği yerdi. Hasbahçe, eski İstanbul’un muhtelif yerlerinde bulunup, eğlence amaçlı kullanılırdı. Sultanların mülkü sayılan bu bahçelerde Sultanlar, gezmeye, eğlenmeye ve avlanmaya gelirlerdi. Bunlardan birkaçı, Okmeydanı, Eyüp, Boğaziçi sırtları ve Haliç kıyılarında bulunurdu. Saraybur- nu’ndaki Hasbahçe de bunlardan biriydi.

Hocapaşa Mahallesi ismini nereden alır?

Mahallemiz ismini Hocapaşa Cami’nden almıştır. Hocapaşa Cami, İbn-i Kemal Caddesi ile Hocapaşa Sokağı’nın kesiştiği yerdedir. Cami Sultan Fatih Dönemi’nde (1451-1481) tahminen 1477 tarihinden önce yapılmıştır. Sinaneddin Yusuf Paşa olarak da bilinen Hoca Paşa’nın yaptırdığı bu küçük cami, zamanla deprem gibi çeşitli etkenlerden dolayı kullanılamaz hale gelmiş ve daha sonra III. Murat Dönemi’nde 1590’da Hoca Üveys tarafından yeniden inşa edilmiştir. 1865’te çıkan ünlü Hocapaşa Yangını’nda yanmıştır.Bunun üzerine 19. yüzyılın mimari özelliklerini yansıtacak şekilde yeniden inşa edilmiştir. Ayrıca bu dönem yanına II. Abdülhamit tarafından bir de medrese yaptırılmış, ancak bu güzel eser 1940’ta yıktırılarak yerine bugünkü maliye binası inşa ettirilmiştir. Cami ile ilgili önemli bir ayrıntı da çeşmedir. Eskiden caminin karşısında yer alan ve Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı sanılan çeşme, Sultan II. Mahmut’un dördüncü kadını tarafından yerinden söktürülerek caminin kuzey batı duvarında yeniden inşa edilmiştir (1818).

Hoca Paşa Kimdir?

Hoca Paşa, filozof, âlim, müderris ve İstanbul’un ilk kadısı ünlü Nasreddin Hoca’nın torunu olan Hızır Çelebi’nin oğludur. 1440 yılında Edirne’de veya Bursa’da doğduğu kayıtlıdır. İlk ilim tahsilini babasından almıştır. Çok zeki olduğu kadar, şüpheci biri idi. Öyle ki babası Hızır Çelebi bile onunla baş edemezdi. Hatta bir keresinde bu huyundan dolayı babasından dayak bile yemiştir. Sultan Fatih çok takdir ettiği bu âlimi, önce Edirne Medresesi Yüksek Hadis Okulu Müderrisliği’ne (1460) ve altı yıl sonra da Sahn-ı Seman denilen devrin en yüksek medrese müderrisliği olan Fatih Medresesi Müderrisliği’ne atamıştır. Asıl adı Sinaneddin Yusuf olan Hocapaşa, kısa bir süreliğine vezirlik de yapmıştır. Ancak aşırı şüpheciliğinden dola- yı Sultan Fatih’le arası açılmıştır. Hatta gazabına maruz kalmış, onu ani bir kararla hapsettirmiştir. Araya diğer âlimlerin girmesiyle durum ya- tışır gibi olmuştur. Sultan Fatih ölünce de II. Bayezıt O’nu affederek Edirne’ye Hadis Okulu Müderrisliği’ne tayin etmiştir. Çok cömert bir kişi olan filozof âlimimiz, Kuran tefsiri, hadis, edebiyat, matematik ve astronomi alanında çok kıymetli eserler vermiştir. Camisinin ikinci banisi olan Hoca Üveys bin Kayser’in kabri caminin mihrap duvarının önünde yer alırken, İstanbul’da vefat eden Hocapaşa ise Eyüp civarında defnedilmiştir. Ömrünün önemli bir kısmında tasavvufla da ilgilenen Hocapaşa, Zeyniye tarikatından Şeyh Muslihiddin Mustafa’nın müridi idi. Annesinin adı Vefa olduğundan kendisine İbn-i Vefa da denirdi. Yüksek gelirli bir kişi ol- masına rağmen aşırı hayırseverliliğinden dolayı öldüğünde evinde cenazesinin suyunu ısıtmak için odun bile bulunamadığı rivayet edilir.

İskenderpaşa Mahallesi

Kuzey doğusu Macar Kardeşler ve Sarıgüzel Caddeleri, batısı Adnan Menderes Bulvarı, kuzeybatısı Vatanperver, Adnan Kahveci ve Feyzullah Efendi Sokakları, güneydoğusu ise Atatürk Bulvarı ile çevrili alandır. Mahallemiz; ilk Konstantinopol’ün ünlü Mese (Orta) yolunun bugünkü Beyazıt’tan (II. Theodosius Forumu – Filadelfion) kuzeydoğu yönüne Edirnekapı’ya (Polyandr) ayrılan kolun Marmara Denizi’ne bakan güneybatı yamacındadır.

Bizans Dönemi

İskender Paşa Mahallesi,

şehrin kurucusu I. Konstantin’in yaptırdığı surların dışında kalıyordu. Mahalle, 5’inci yüzyılın ilk on yılında II. The- odosius tarafından bugünkü sınırlar üzerinde yaptırılan surlarla şehrin içine alınmıştır. Tatlı bir eğimle eski Likos Deresi’ne (Vatan Caddesi’ne) doğru yayılan mahalle, dere boyu bostanlık alandı. Mahalle Bizans Dönemi şehir yönetimi- nin XI. bölgesinde bulunuyordu. Bu eğimli arazinin en yüksek tepesi Kıztaşı’nın (Nike: Melek) olduğu yerdir. Bu sütun taşın üzerinde durduğu kaidenin yan yüzeyindeki altı kollu kabartma resim bu ismin sembolik şeklidir. Fetih’ten sonra bu kabartma resimden oluşan algı sonucunda buraya Kıztaşı denmeye başlanmıştır. Kıztaşı’nın inşası şehrin kuruluşundan yaklaşık 80 yıl sonrasına dayanır. Kıztaşı; Marmara Denizi, Likos Vadisi ve Cerrahpaşa Cami’nden Topkapı’ya kadar yayılan alanı rahatlıkla görülebilen bu tepe- ye Vali Preafectus Tartianus tarafından İmparator Marcianus (450 – 457) adına dikilmiştir. Roma ve Bizans Dönemi’nden kalan beş sütundan biri olan bu dikilitaş granittir. Bir zamanlar üzerinde Marcianus’a ait olduğu söylenen heykel, Latin İstilası’nda Latinler tarafından yağmalanmıştır. 17 metre yük- sekliğinde olan ve üç basamaklı kaide üzerinde duran ‘Dikilitaş’, Marcianus Sütunu ya da Marcianus Meydanı olarak anılırdı. Bu sütunun, o zaman ki Havariler Kilisesi, bugünkü Fatih Cami yönünde bir sütunu daha vardı. Asıl ‘Kıztaşı’ ismi- ni taşıyan bu sütunun Süleymaniye Cami inşası sırasındasöküldüğü ve cami inşaatında kullandığı bilinmektedir. Bu dikilitaş rivayetlere göre önünden geçen bayanların bakire olup olmadıklarını fısıltı halinde sesle veya eğilmek suretiyle ifade edermiş. Hatta İmparator II. Justinus’un baldızının halinin bu dikilitaş tarafından ifşa edildiği, İmparator’un baldızını Hipodrom’da (Sultanahmet Meydanı’nda) atlara bağlatmak suretiyle sürükleterek, öldürttüğü rivayet edilir. Ayrıca taşı- dığı tılsım gücü ile şehri karınca ve yılanlardan koruduğuna inanılırdı. Bir başka rivayet ise; 450 yılında ölen II. Theodosius vârissiz kalan tahtına, geleneklere ve yasalara dayanarak, senatonun evlilik yolu ile tahta ünlü birisinin getirilmesini istemiştir. Ömür boyu bekâretini bozdurmamaya ahdetmiş olan II. Teodosius’un kız kardeşi ile (Pulicheria) bu ahdına sadık kalmayı kabul eden Marcianus’un evlenmesi ve bu olay üzerine kendi adına bu heykelli sütununun dikildiği yönündedir.

Evliya Çelebi’ye göre Bizans İmparatorları Konstantinous, Vezondan ve Yanko dönemlerinde şehri her türlü tehlikelerden korumak için ünlü mimarlara şehrin muhtelif yerlerine 27 tılsımlı anıt diktirilmiştir. Bunlardan biri de, kızını yılanlardan korusun diye Saraçhane’de bulunan Büyük Pozanti’nin kızının mezarının üstüne dikilmiştir. Bir rivayete göre de Ayasofya’nın inşası sürerken Kıztaşı’ndaki sütunu olağanüstü bir güçte sırtlayıp yapımında kullansın diye yola çıkan bir genç kızı, cinlerden biri görünce Ayasofya’nın yapım işinin tamamlandığını, dolayısıyla bu taşa gerek kalmadığını söylemiş. Bunun üzerine kızcağız sütunu aldığı yere geri bırakmış. Fakat sonradan kandırıldığını anlayınca sütunu yeniden Ayasofya’ya götürmek istemiş ama o gücü kendinde bulamamış. Bu rivayete dayanan olaydan dolayı da isminin ‘Kıztaşı’ olarak anıldığı söylenir. Hâsılı Kıztaşı adı, bol rivayetlere dayanan bir isim.

Latince kitabesinde ‘Vali Praefectus tarafından efendisi Marcianus için yaptırılan bu yontudan, bu eserden gözlerinizi ayırmayın’ (Principis Ha- nic Statvam Marciani Cerne Torumque Praefectus Vovit Qvod Tatianus Opus) yazılıdır. Bizans Dönemi’nde etrafı dükkânlarla çevrili bir meydan şek- linde düzenlenen Marcianus Meydanı’nda Lion İsavros Dö- nemi’nde bir de rüzgâr rasathanesinin olduğu rivayet edilir. Ayrıca İskender Paşa Cami’ne yakın bir yerde de Kıztaşı Hamamı vardı. Kıztaşı’ndan başka mahallemizin ikinci önemli bölgesi Horhor Caddesi civarıdır. Horhor, İstanbul’un kuruluşundan beri Marmara Denizi ile Haliç arasında ulaşımı sağlayan yegâne kara yoludur. Atatürk Bulvarı’nın devreye alınmasıyla önemi ikinci dereceye düşmüştür. Bu yolun bir başka özelliği, Bozdoğan (Va- lens) su kemerinden alınan suyun bu cadde üzerinden Büyük Horhor ve Acı Çeşme olarak bilinen noktalara akıtılmasıdır.

Bozdoğan su kemerinden başka Fatih Cami civarından (Kirmasti Mahallesi) çıkarılan sular, savak sistemiyle Horhor Caddesi’nin sağ ve sol yanın- dan Aksaray’a inen alanlara liman, saray ve benzeri merkezlere akıtılmıştır. Horhor adının da savaklardan akan suyun çıkardığı sesten geldiği söylenir.

Osmanlı Dönemi

Bizans’tan devralınan Kıztaşı ve Horhor semtleri Osmanlı Dönemi’nde de önemini sürdürmüştür. Osmanlı Suriçi, İstanbul’u temiz ve bakımlı tutmanın yanında onu bir cihan devletinin başşehri yapma gayreti içinde idi. Bu bakımdan şehir mekân ve insan olarak bir Müslüman kimliğine büründürmeye çalışılmıştır. Yani askeri ve siyasi fetihten sonra kültür ve medeniyet fethi de gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu uzun süreçte, gerek Bizans’tan devralınan yapılar, gerekse Osmanlı’nın inşa ettiği binalar deprem ve yangınlara maruz kalmıştır. Kıztaşı’nın Osmanlı Dönemi’ndeki bir adı da Sofular’dır. Sofular adı İstanbul’un fethine katılan bir grup tasavvuf ehlinin fetihten sonra burada inşa ettikleri Ekmel Baba Tekkesi’nden gelmektedir. Bugün hala bu tekkeye mensup üç büyük zatın mezarı tekkenin haziresinde bulunmaktadır. Sofular, aynı zamanda Sofular Hamamı, Sofular Cami ve Yayla Cami gibi tarihi eserlerin bulunduğu caddedir. Sorular Tekkesi’nin, Tekke ve Zavi- yeler Kanunu gereğince faaliyetlerine son verilmiştir. Bina daha sonra Kur’an-ı Kerim eğitimine tahsis edil- miştir. Halen kız öğrencilerin yatılı kaldığı Kur’an kursudur. Tekkenin en önemli şeyhi Koğacızade Mehmed Efendi (Ölüm: 1617) olup, aynı zamanda usta bir musikinaştı. Tekke aynı cadde üzerindeki Sofular Cami’nin karşısında idi. Sofular Cami ise Şeyhülislam Molla Hüsrev tarafından yaptırılmıştır. Yine tekkenin yanında Sofular Hamamı, arkasında şu an tek odası kalmış olan Bıçakçı Alaeddin Ali Çelebi Tekkesi bulunurdu. Onun üstünde Saraçhane yönünde Ordu Şeyhi Tekkesi vardı. Bu tekkenin az ilerisinde de Hacı Salih Efendi Sokak’ta Yayla Kambur Mustafa Paşa Cami ve mektebi bulunmaktaydı. Bu caminin Adnan Menderes Bulvarı yönünde de şimdi yerinde olmayan Sırrı Efendi Tekkesi vardı. Yine Sofular Caddesi’nin doğu yönünde vaktiyle bir Yeşil Tekke mevcuttu. Yeşil Tekke önceleri nüfus ve milli savunma işlerinde, şimdilerde ise Fatih Kaymakamlığı olarak kullanılan binanın yerinde idi. Tekkenin asıl adı Şeyh Alaeddin Tekkesi olup,rengi yeşil olduğundan adı böyle anılır olmuştur. Bizans Dönemi’nde etrafı dükkânlarla çevrili bir meydana dönüştürülen Kıztaşı Meydanı’nda, Osmanlı Dönemi’nde bir takım sivil mimari örneği yapılar (Örneğin Sad- razam Kamil Paşa –D.1833 Lefkoşa/ Ö: 1913 Lefkoşa – Konağı -ki Kıztaşı bu konağın bahçesinde idi-. Yine bu konağın bir yanında Abacızade İsmail Hakkı Bey’in, öbür yanında da Deniz- lili Fabrikatör Basri Bey’in konakları vardı) bulunurdu.

Anlaşıldığı gibi Bizans Döne- mi’nde bir merkez olan Marcianus Sütunu (Kıztaşı) çevresine Osmanlı Dönemi’nde Sofular ve İskender Paşa Camileri de eklendi. İskender Paşa II. Bayezid zamanında sadrazamdı. İnşa ettirdiği camisi ile İstanbul’un ilk Müslüman yerleşim yerlerinden birinin oluşmasına vesile olmuştur. Böylece mahallemiz fetihle birlikte Bizans’tan aldığı mirasa yeni tarihi kültürel değerler ilave ederek, nüfus ve mekân bakımından Müslüman Türk kimliğine bürünmüştür.

Fatih’in tarih boyunca en büyük sorunu deprem ve yangınlar olmuştur. Bunlardan biri 1908’de Çırçır’da başlayan yangın olup, Kıztaşı’na uzanarak buradaki bütün binaları yakmış ve böylece adeta binalarla kuşatılmış olan Kıztaşı ilk yıllarındaki yalnızlığına kavuşmuştur. ‘Çırçır Yangını’ denen bu afetten sonra 1918’de ikinci kez bir yangın Sultan Selim’den başlayarak Kocamustafapaşa’ya kadar bütün Fatih’i küle çevirmiştir. Kıztaşı, Sofular ve Horhor’un sivil mimari dokusunu tamamen yok ettikten sonra, bölge yeniden imar edilmiştir. Bu imar faaliyeti günün şartlarında iyi bir merkez oluşturmuş olmalı ki Haliç’in öbür yakasındaki Nişantaşı ile Fatih’in Kıztaşı’nın denkliğini ifade eden ‘Karşı tarafta Nişantaşı bu tarafta Kıztaşı’ deyişi dillerde dolaşırdı. Yangında az da olsa zarar gören dikilitaş da bakım ve onarımdan geçirilmiştir. Bu yeni yapılaşma mimarı durumunu 1950’li yıllara kadar korumuştur.

Tanzimat Dönemi’nin ünlü şair, yazar ve öğretmenlerinden olan Mualim Naci (1850 – 1893) Kıztaşı’nda doğmuştur. Üstat, gelenekle bağlarımızı koparmadan, yenileşmeden yana olan bir edebiyatçımızdı. ‘Sünbüle’ adlı kitabında Kıztaşı’ndaki çocukluk hatıralarını anlatır. Mezarı Sultan II. Mahmud’un türbesinin yanındadır. Kıztaşı Sütunu 2008 yılında yeniden restore edilmiştir.

Horhor Semti; Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde su ihtiyacını ünlü Bozdoğan (Valens) su kemerin- den karşılardı. Kurulan su şebekesi sistemiyle sarayların ve dini mekânla- rın suyu verilmiştir. Sultan II. Bayezid Dönemi devlet adamlarından Alem- dar Ali Haydar Dede’nin kurduğu Haydarhane ve Suphi Paşa Konağı’nı, ilahiyat fakültesine dönüştürmek için 1999’da yapılan temel kazısı çalışmalarında bu su şebekesi sistemine rastlanılmıştır. Şu an faal olan ilahiyat fakültesine bitişik Horhor Caddesi’ne cephe olan tarihi bina ise İstanbul Üniversitesi tarafından matbaa ve film merkezi olarak kullanılmaktadır.

Horhor Semti, Baba Hasan Âlemi sınırları içinde bulunurdu. Baba Ha- san Âlemi, camisi bulunan bir zattır. Kendi adıyla anılan sokakta 1460 yılında bir cami yaptırmıştır. Sultan Fatih’in bayraktarı olan ve fethe katılan bayraktarın (Âlemi) camisi, Atatürk Bulvarı açılırken yıktırılmak suretiyle ortadan kaldırılmıştır. Mezarı aynı sokağın kenarındadır. Atatürk Bulvarı’nın açılışı semte ait olan pek çok eseri ortadan kaldırmıştır. Horhor’un Aksaray, Sofular ve Saraçhane’ye olan yakınlığı ve temiz havası Osmanlı Dönemi vezirlerinin ve paşalarının yaşadığı semt olmasına vesile olmuştur. (Örneğin Hacı Ali Paşa, Suphi Paşa ve Hacı Ali Konak- ları gibi.) Ayrıca bir dönem Hayriye Lisesi adıyla kullanılan Münir Paşa ile Hacı Akif Paşa Konakları da bu dönemin mimari eserlerindendir. Horhor’un önemli binalarından biri de 1981 yılında okul için inşa edi- len Antikacılar Çarşısı’dır. Bu bina gerçekten çok zengin tarihi eşya çeşidine sahip bir kültür merkezidir. Bu çarşının kuruluşu Kuledibi’ndeki bitpazarının buraya taşınmasıyla ol- muştur. Halen 214 dükkânın bulunduğu çarşı her gün açıktır.

Kalenderhane Mahallesi

Kuzeybatısında Atatürk Bulvarı, kuzeydoğusunda Cemal Yener Tosyalı Caddesi, güneydoğusunda Bozdoğan Kemeri Caddesi ve güneybatısında Şehzadebaşı Caddesi ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Bizans Dönemi’nde mahallenin bir kısmı Bizans mahallelerinden XI.’sinin, diğer kısmı da IX. sınırları içinde bulunuyordu. Mahallenin, Milion Taşı’ndan başlayan Mese Yolu (Divanyolu) Kapitol’a geçtikten sonra Beyazıt’ta bulunan Tauri Formu’nda ikiye ayrılarak bir kolu kuzey batıya doğru yol alırken, o zaman Cibali Kapısı’ndan başlayıp Yavuz Sultan Selim Camii’nin doğusundan geçtikten sonra güneye doğru yönelerek Fatih Camii’nin batısından Likos Deresi’ne bugünkü Vatan Caddesi’ne uzanan II. Kara Surları’nın, Fatih Camii ile Yavuz Sultan Selim Camii’nin arasındaki surdan mezarlığa açılan Poliandry Kapısı’ndan Edirnekapı’ya doğru uzanan kuzeybatı yolunun kuzey doğusunda kalıyordu. Mahallenin güneydoğu ucu da Balkanlar’dan AuraPortaya gelip oradan Büyük Saray’a (Akropolis) doğru giden yola kadar uzanıyordu. Mahalle, Roma Dönemi’nden beri önemini koruyan bu hareketli iki güzergâhın merkezinde bulunmaktadır. Osmanlı Dönemi’nde de önemi daha da artan mahalle zanaatkârların, esnafların ve yeniçerilerin yaşadığı yerdi.

Osmanlı Dönemi

Evliya Çelebiye göre, Mimar Sinan’ın yaptırdığı ölçümlerle İstanbul’un orta noktası Şehzadebaşı Camii avlusunun güneybatı köşesi duvarına yerleştirdiği silindirik porfir taşının yeridir. Böylece eski İstanbul ile eski dünyanın merkezleri (Milion Taşı) Fatih’te bulunmuş oluyordu.

Buraya Şehzadebaşı denmesinin nedeni hem tepe, meydan bir yer olmasından hem de adına cami yaptırılan ilk şehzadeden dolayıdır.

1720’li yıllarda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Şehzadebaşı’nı yeniden düzenleyen bir imar faaliyeti başlattı. Buna göre bir külliye, bir de Şehzadebaşı Camii ile Vezneciler arasındaki yolun her iki yanına bir tarafta 37, diğer tarafta 45 olmak üzere 82 revaklı dükkânlar yaptırmıştır. Bu güzergâhı kullanan İstanbullular’ı yazın güneşten, kışın yağmurdan koruyan arastanın kemerli ve sütunlu revaklarından dolayı “Direklerarası” adını verdiler.

Yangına dayanıklı olan bu kâgir dükkânlarda; şal, ipek, çeyiz, çeşitli ev ve süs eşyaları gergedan boynuzu ve kukadan üretilmiş olan kahve takımları, çini kâseler, kupalar, yasemin ve gül ağacından çubuklar, klasik çalgılar ve benzeri şeyler satılırken, zamanla üniversite ve medreselere yakınlığından dolayı açılan kahve ve kıraathaneler, buranın sosyo ekonomik yapısını değiştirerek, öyleşi, tiyatro ve eğlence mekânlarına dö- nüştürmüştür. Bu dönüşümün ünlü Küllük Kahvesi’ne uzanabilmesi için Osmanlı Devleti’nin ve halkının başına bela olan yeniçeri askerlerinin yoğun olarak kaldığı “Eski Odalar Kışlası”nın da boşaltılması gerekiyordu. 1826’da yeniçeri kışlasının Ağa Kapısı’yla beraber kaldırılarak bugün- kü İstanbul Üniversitesi’nin olduğu yere 1830’da seraskerlik makamı kuruldu. Bu olay, semtin daha hızlı dönüşümüne katkı sağlanmıştır.

Ramazanda Şehzadebaşı, Laleli ve Sulta- nahmet Camileri’ne vaaz dinlemeye giden kadınlar bu güzergâhtan geçtiklerinden buralar yoğun olarak kullanılıyordu. Herhangi bir olumsuzluğa mahal vermemek için de örneğin Serasker Hüsrev Paşa’nın yaptığı gibi asayiş tedbirlerine başvuruluyordu. Bu tedbirler kapsamında bu semtte çok canlı bir şehir kültürü yaşanırdı. Direklerarası Vezneciler güzergâhında kahvehaneler süslenir, canlı müzik, şiir icra edilirdi. 1870 yıllarında ünlü Güllü Agop’un Türkçe oynatılan tiyatrosu, Doğu-Batı sanatları arasında oluşan rekabet sonucunda ilk defa Direk- lerarası’nda oynatılan tuluata yenik düştü. Gündüzleri nispeten sakin fakat özellikle Ramazan geceleri çok yoğun geçen “Direklerarası” eğlence hayatı Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası romanına konu olmuş, hovarda erkekler ile hafif meşrep kadınlar için burası bir bakış, bir tebessüm için de olsa buluşma yerleri olmuştu. 19. yüzyılın son çeyreğinde Giderayak eğlence, her gün çeşitlenerek artmış ve burası İstanbul’un eğ- lence merkezine dönüşmüştü. Bu sürecin eğlence ve sanat icra etme bakımdan en coşkulu, en zirve olduğu dönem I. Meşrutiyet İlanı (1908) ile 1918 arasıdır. Bu dönemde kantolar, operetler, tiyatro, orta oyunları, cambazhaneler ve fasılları ile Şehzadebaşı, Beyoğlu’na göre alaturka eğlencenin ve eğitimin merkeziydi.

İstanbul Şehremaneti semtin bu gelişen özelliğini dikkate alarak 1914’te Darülbe- dayi’yi (konservatuar) 1917’de de Darülelhan’ı (Nağmelerin evi: Müzik okulu) burada kurdurdu. Ancak Balkan Savaşları ve ardından I. Dünya Savaşı’nın getirdiği olumsuzluklar, buranın eğlence ve sanat hayatını söndürdü. Şehzadebaşı Külliyesi’nin semte kazandırdığı kimliğe yeni bir katkı sunan Nevşehirli İbrahim Paşa’nın “Direklerarası”, 1930’larda tramvay yolu bahanesiyle yıktırılarak yok edildi. Sadece fiziki mekân olarak değil, kültür ve sanat bakımından ve İstanbul Türkçesi’nin en güzel konuşuldu- ğu yer bakımından da bir okul olan “Direk- lerarası” böylece tarih oldu.

Mahallenin ismi

Mahallenin adı, Kalenderhane Camii’nden gelmektedir. İstanbul’un Fethi’nden sonra ilgisiz ve bakımsız kalan camimizin eski hali olan kilise ve manastır, Sultan Fatih tarafından medreseye çevrilip Kalenderiye Tarikatı’nın kullanımına verdikten sonra bu adla anılmaya başlanmıştır. Bu dönüşümden sonra etrafında şekillenen Türk Mahallesi de bu caminin mahallesi olarak aynı isimle anılmıştır.

Karagümrük Mahallesi

Karagümrük Mahallesi, Fatih Belediye Meclisi’nin 2008 yılında aldığı bir kararla Neslişah ve Hatice Sultan Mahallelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Buna göre Karagümrük Mahallesi, kuzeybatısı Kaleboyu Caddesi, kuzeydoğusu Fevzipaşa Caddesi, güneydoğusu Sütçü Murat Sokağı, Melek Hoca Caddesi ve Sofalı Çeşme Caddesi, güneybatısı Uzun Yol Sokağı ve Adnan Menderes –Vatan Bulvarı ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahalle, topografik olarak bir yandan Likos Vadisi, diğer yandan Haliç kenarından yüksel- meye başlayan arazinin Suriçi İstanbul’da ulaştığı en yüksek yerini teşkil eder.

Mahalle Konstantinopol şehrinin Suriçi’ne, II. Teodosius’un yaptırdığı kara surları (410- 442) ile dâhil edilmiştir. Mahalle, güneybatısında Likos (Bayrampaşa) Deresi, kuzeydoğusunda da Konstantinopol’un kuruluşlundan (M.S.330) beri daha çok kara ticaretinin kullandığı Vezneciler’den başlayıp; Bizans Dönemi’nde Harisius, Osmanlı Dönemi’nde Edirnekapı olarak adlandırılan kapıdan geçerek, Avrupa’ya uzanan yol (Fevzipaşa Caddesi) ile oluşan iki önemli tarihi sınır arasında oluşmuştur. 10 büyük sur kapısı olan Konstantinopol’un iki büyük kapısı, mahallenin kuzeybatısındaki surlarda bulunmaktadır. Hatta bu sayı Bayrampaşa Deresi’yle üçe çıkar. Bunlardan biri Harisius veya Hadrianopolis (Edirne) Kapısı, biri Pempton (Sulukule ya da 5. Askeri) Kapısı, bir diğeri de Bayrampaşa Deresi’nin şehre giriş yaptığı kapı idi. Burası şehre dâhil edildikten sonra meskûn alan olmaya başlamıştır. Mahallenin Likos Deresi sınırlarında bostanlar vardır. Bu işle uğraşan manavlar da muhtemelen bu civarda inşa ettikleri basit evlerde yaşardı.

Gerek Aetius (Karagümrük Stadı) açık sarnıcının burada bulunmasından, gerekse Sulukule Mahallesi’nin yenileme çalışmaları sırasında yapılan kazılardan elde edilen bulgulardan Trakya Vize’den Konstantinopol’e getirilen suyun Ka- leboyu Caddesi’nin surlarından içeriye alındığı anlaşılmıştır. Mahalle, İmparator Konstantin’in 12 mahalleye ayırdığı Konstantinopol şehrinin yönetim sistemine sonradan 14. mahalle olarak katılmıştır. Zamanla meskûn mahalleye dönen bölgede dini yapılar da inşa edilmiştir. Bunlardan günümüze kadar ulaşabilenler Sarmaşık Rum Ortodoks Kilisesi, Ayios Dimitrios Kilisesi gibi Bizans yapılarıdır. Ayrıca bölgede Bizans’ın paralı askerlerinden oluşan God Ordusu da konuşlanırdı. Bu dönemde mahalle, yerleştirilen askeri birliğin adı ile anılınca diğer bir ismi Hebdoman olmuştur. Buranın en eski sakinleri Romanlar (Çingeneler) idi. Savaş zamanında Suriçi’ne alınan halk, savaş bitince şehre verdikleri huzursuzluk bahane edilerek şehrin dışına çıkarılırlardı. Onlar da buralarda demircilik, kalaycılık, süpürgecilik, ayı oynatıcılık, bohçacılık, bostancılık gibi mesleklerle ilgilenirlerdi. Daha sonra İstanbul’un en son sınırı olan bu mahalleye Rumlar ve Ermeniler de gelip yerleşmeye başladılar. Ayrıca İstanbul’da Katolikler sadece burada yaşarlardı. Bunlar Kefeli aileleri olarak tanınıyordu. Ermeniler ile birlikte bir miktar Yahudi de bölgenin nüfus mozaiğini tamamlıyordu.

Osmanlı Dönemi I

İstanbul’un kuşatma planında; surlara yapılacak olan taarruzlar paşalar arasında bölünmüştür. Buna göre Sultan Fatih de Topkapı ile Edirnekapı arasındaki surları Rumeli Ordusu ile muhasara etmiştir. Sulukule Kapısı ve civarı toplarla dövülerek ağır hasara uğratılmıştır. Son dönemlerindeeski ihtişamından çok şey kaybeden Bizans’ın başkenti Konstantinopol, şehir olarak Latin İstilası’ndan beri (1024-1261) perişan halde idi. Fetih’te verilen mücadele şehri surlarıyla birlikte daha da harabe duruma getirmiştir. Bundan dolayı Sultan Fatih, Fetih’ten sonra kendine başkent yapmayı düşündüğü Konstantinopol’ü dönüştürerek imar etmeye başlamıştır. Sulukule adı, Bayrampaşa’dan gelip Sur Kapısı’ndan içeri giren Likos Deresi’nin surun devamı olan kulenin yanından geçmesi ve bu kulenin etrafında yaşayanlarla özdeşleşmesi sonucunda oluşmuştur.

Osmanlı Dönemi II

Bu dönemde de Çingeneler Suriçi’nde ve sur dışında yaşamaya devam etmişlerdir. Sulukule’de yaşayan Çingeneler enstrüman çalmak, şarkı okumak ve dans etmek gibi sanatsal etkinliklerde yetenekli olduklarından, diğerlerinden ayırmak için kendilerini “Roman”, semtlerini de Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleli olarak tanıtmışlardır. Daha önce bu vadiyi kışla olarak kullanan ve 1826’da lağvedilen Yeniçeri Ocağı askerlerinin boşalttığı alana (Aksaray’dan-Top- kapı’ya; Likos Deresi boyunca) yerleşerek bostan işiyle uğraşmaya ve Suriçi’nde ikamet etmeye başlamışlar ve zamanla burasını eğlence merkezine dönüştürmüşlerdir. Ancak 1850 yılından itibaren Batı tarzı müzik revaç bulun- ca, eğlence merkezi Beyoğlu tarafına kaymıştır. Kabahatler Kanunu’na muhalif bir şekilde sürdürülen eğlence kültürü Romanları sefaletten kurtaramamıştır. Fatih Belediyesi’nin Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi’ne kadar Romanlar eğlence etkinliklerini derme çatma evlerinde sürdürmeye devam etmişlerdir.

Fetih’ten sonra Karagümrük civarı da Türkleştirme ve Müslümanlaştırma kapsamına alınmıştır. Böylece nüfus yapısında ve mekân çeşitliliğinde artışlar meydana gelmiştir. Burada ilk yapılan cami Sultan II. Bayezıt’ın kızı Hatice Sultan tarafından bugünkü Vefa Stadı’nın kuzey güney yönünde geçen Fevzipaşa Caddesi üzerinde idi. Cadde genişletildiğinde (1958) ortadan kaldırılmıştır. Bu camiden sonra buraya yine II. Bayezıt’ın kızı Gevhermülük’ten olan torunu Neslişah Sultan 16. yüzyılda bir cami yaptırmış- tır. Ardından Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan buraya bir külliyeyi ve muhtelif sayıda konakları inşa ettirerek, semtin mimari dokusunu ve nüfus yapısını değiştirmiştir.

Eski İstanbul’un, en fakir mahalleleri Hatice Sultan ve Neslişah Mahalleleriydi. Fakir halk bir şekilde semte yerleşen hali vakti yerinde insanlardan yardım alıyordu. Edirnekapı ve civarına ikinci yerleşim dalgası “93 Harbi” diye bilinen 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Bosna Hersek, Şumnu, Lofça’dan zorunlu göçe tabi olanların gelişleriyle oluşmuştur. Zengin Türkler Karagümrük’e yerleşerek burada konak ve sarayların sayılarını çoğaltmışlardır. Dar sokak- lı bitişik nizamlı 2 veya 3 katlı evlerden oluşan sokak dokusunda zenginlerle fakirler Tanzimat’ın ilanına kadar bir arada yaşamışlardır. Sokaklarında tavuklar horozlar dolaşır, kapıların önünde yeldirme giyen kadınlar otururdu. Çocuklar ise boş arsalarda uçurtmalar uçurur, bahar ve yaz olunca da çeşitli meyve ağaçlarının oluşturduğu hoş manzarada yaşarlardı. Ayrıca Fatih’in en yüksek yeri olan mahalle, yaz aylarında serinliğiyle yazlık yerleri aratmazdı.

Cumhuriyet Dönemi

Semtin eski mahallelerinden olan Sarmaşık Mahallesi 20. yüzyılın başlarında tamamen yanmıştır. Halkı fakir olduğundan yanan evlerin yerine ancak birer kulübe yapabilmiştir. Yanı başındaki Karabaş Mahallesi de böyle fakir bir mahalle idi. Mahallelinin genel olarak geçim kaynağı ve uğraş alanı yazmacılıktı. Bu nedenle sokaklarda yazma üretmek için duvarlara dayanmış kasnaklar bulunurdu. Yazmacılık Neslişah, Sarmaşık, Armutlu, Virane, Karabaş ve Keçeciler Sokaklarında yoğunlukta idi. 1925 kayıtlarına göre buralarda 2700 kişi yaşardı. Sokakları Arnavut kaldırımlarıyla döşeli olan Sulukule de bu sokakların bir kısmın- dan oluşmuştur. Sulukule’de 1958’de Va- tan Caddesi’nin açılması sonucunda evlerini taşıyanlar yaşardı. Mahalle Cumhuriyet Dö- nemi ile birlikte özellikle 1970’li yıllar ve devamında yoğun göç alarak, kâgir (en çok 3 kat) ve betonarme (apartman) tipi bir yapılaşmaya geçmiştir.

Ayrıca 1956 yılında burada kurulan “Santa-Farma İlaç Fabrikası” bölgedeki emek gücü için iyi bir gelir kapısı olmuştur. Bunun yanında çorap dokuma tezgâhları, oto tamir atölyeleri, akaryakıt istasyonu, börekçi, ekmek fırını, bakkal dükkânı, kahvehane, manav, terzi dükkânı, berber, lokanta, demir doğrama atölyeleri ve mobilyacı gibi çeşitli iş alanları bu dönemdeki mahalle ekonomisinin bir kısmını teşkil ediyordu.

Meydana gelen yangınlarla konakların yanması ve kara ticaret yolunun değişmesi; 19. yüzyılın sonlarına doğru nitelikli nüfusun Karagümrük’ten taşınmasına ve ticaretin azalmasına neden olmuştur. Böylece Karagümrük eski canlılığını yitirmiştir. Edirnekapı eski canlılığını yaklaşık 35 sene sonra 1930’lu yıllarda yeniden yakalamaya başlamıştır. Artık bu yıllar tramvay ve otomobil gibi büyük ulaşım imkânlarına kavuşmuştur. Eskiden buralarda cambaz çadırları, hokkabazlar, tiyatro oyunları, orta oyunlar oynanırdı. Bu yıllarda özellikle cuma akşamları Edirnekapı’dan insan ve araç geçişi çok zordu. Yaz mevsiminde sur dışı, Topçular ve Maltepe mesirelik yerler olarak ziyaret edilirdi. Topçular, Maltepe civarı bağlık, Edirnekapı çıkışının Haliç’e inen sol tarafı da mısır tarlasıydı.

Mahallenin Adı

Karagümrük, Bizans Dönemi’nden Osmanlı Dönemi’ne ünlü “Mese Yolu”, (Di- vanyolu) Şehzadebaşı’nda ikiye ayrılarak bir kolu Aksaray üzerinden Yedikule Kapısı’na uzanırken, diğer kolunun Edirnekapı’ya uzandığı yer ve civarına denmiştir. Kara ticaretinin ve insan giriş ve çıkışının çok yoğun olduğu bu kapı, uzun zaman gümrük işlerinin ve hizmetlerinin yapıldığı yer olmuştur. Osmanlı Dönemi’nde burada “Gümrük Eminliği” bulunurdu. Bizans ve Osmanlılar sefere çıkarken askeri ve dini törenler Edirnekapı’ya uzanan bu yol üzerinde yapılırdı. Osmanlı Dönemi’nde bu kapı ile birlikte Topkapı ve Yenikapı’nın birer gümrük kapısı olduğu bir kanunname ilan edilmiştir. Gümrük emini sadece ticari emtiayı değil, aynı zamanda şehre çalışmaya gelen insanların denetim, iskân ve istihdam- larıyla da ilgilenirdi. Ancak ihtiyaçtan fazla şehre girmiş olan işsiz, güçsüz ve dilencileri denizyolu ile İzmit’e, oradan da geldikleri eyaletlere gönderirlerdi.

Şehrin güvenliği önceleri yeniçerilerle sağlanırdı. Ancak bu teşkilat kaldırılınca kapı noktalarında kurulan karakollarla sağlanmaya çalışılmıştır. Bunlardan biri de bu- gün eski yerinde duran Karagümrük Polis Karakolu’dur. Gümrük emininin durduğu bina (Gümrükhane) Fevzipaşa Caddesi ile Türkistan Sokağı’nın kesiştiği yerde idi. Üretim ve satış yeri olarak Karagümrük’te, fırıncılar, bozacılar, zahireciler, dökümcüler, demirciler, yemciler, kalaycılar, yazmacılar gibi çeşitli sayıda esnaf ve zanaatkârlar bulunurdu. Edirnekapı’dan şehre girenler, Mihrimah Külliyesi ve vakıflara ait akar dük- kânlarına uğradıktan sonra, şehrin en önem- li otantik çarşılarından biri olan Gümrükhane Çarşısı’na (Karagümrük Meydanı’na) geçerlerdi. Çok hareketli olan bu çarşının çevresinde de haftada bir pazar kurulurdu. Burası Suriçi’nde kervanların son durak noktasıydı. O dönemde Karagümrüklü sütçü ve yoğurtçular da ünlüydü. Sabah akşam civardan sütler toplanır ve buradan satışa çıkarılırdı. Karagümrük’te daha çok sütçülerin uğrak yeri olduğu dört kahve vardı. O dönemde süt-yoğurt işi ile ilgilenenlerin ekserisi Arapkirli idi. Kahvehanelerin müş-terisi, civarda oturan ahali ve küçük rütbeli memurlardan oluşurdu. Bunlardan başka pastane, su ve meşrubat dükkânları vardı. Bu dükkânlarda akşamları hoş sohbetler yapılırdı.

Semte toptan gelen eşyaların gümrük iş- lemlerini “Mekkâriler” görürdü, bu işin ba- şındakine de “Mekkâr-Başı” denilirdi. Karagümrük’te bütün bu işleri görecek işgücü, bulundukları vilayetten murur tezkeresi ile birlikte İstanbul’a gelen Bekâr-Uşaklar’dan karşılanırdı. Bunların kaldığı yerlere de “Bekâr Odaları” denilirdi. II. Mahmut, Ermeni Katolik Patrikliği’ni kabul edince onlar da millet statüsüne kavuşmuştur. Bunun üzerine onlara Karagümrük Çarşısı’nın, kömür kapanı Suriçi kervan taşımacılığı gibi haklar tanınmıştır. Böylece çarşının yarı geliri ve kontrolü Ermenilerin eline geçmiştir. Bugün bile burada bulunan bazı dükkânlar Surp Nigoğos Kilisesi’ne aittir. Karagümrük Semti’nin şehrin kültür, ticaret ve sosyal hayatındaki önemine çok kısa olarak değinilmiştir. Anlaşıldığı gibi mahallenin adı, bu tarihi kültürel olguya dayanmaktadır.

Kâtip Kasım Mahallesi

Kuzeyi Soğancı Raşit Sokağı, doğusu Muhsine Hatun Mahallesi sınırı ile Sayvan ve Asya Sokakları, güneyi Marmara Denizi ve batısı Gazi Mustafa Kemalpaşa Caddesiyle çevrili alandır.

Bizans ve Osmanlı Dönemi

Mahallenin alanı, I. Konstantin’in inşa ettirdiği surların içinde idi. Tarihi Likos Deresi’nin aktığı ünlü II. Theodosius Li- manı (Eleuterius Limanı) mahallenin güney sınırlarını oluştururdu. Mahalle yönetim olarak o günkü anlayışa göre XII mahalleye ayrılan Konstatinopol’un IX. mahallesinin sınırları içinde yer alıyordu. Şehir, Yeni Roma (Neva Roma) olarak 11 Mayıs 330’da açıldığında bugünkü Çemberlitaş bölgesinde inşa edilmiş olan Konstantinus Forumu’nda kırk gün Pagan geleneklerine göre şenlikler yapılmıştı. Mahallemiz de, bu merkeze denizden gelen ticaret yolunu karadan bağlıyordu. Ayrıca Sultanahmet’teki Milyon Taşı’ndan başlayan Mese Yolu, mahallenin kuzey sınırına yakın Filadelfion denilen yerde biri Edirnekapı’ya diğeri Yedikule’ye ulaşmak üzere ikiye ayrılıyordu. Bu dönemde şehri büyütmek, nüfusunu yoğunlaştırmak için şehre gelen herkese bedava yiyecek dağıtılmış, belediye inşaatlarından vergi alınmamış ve kendi evlerini yapanlara 361 yılına kadar bedava ekmek verilmişti. Ayrıca soylulara malikâne inşa etmeleri için hazineden yardımlar yapılmıştı. Nüfus istenilen seviyeye yükselince de bu yardımlar durduruldu. Mahallenin güneyi bu dönemde Marmara Denizi’ne açılan önemli bir limanı (Eleuteris) teşkil ediyordu. Fetihle birlikte başlayan imar ve İslamlaşma hareketinden mahallemiz de payını almış bu vesileyle adı Kâtip Kasım Mahallesi olmuştur.

Mahallenin Adı

Mahalle adını Sultan II. Bayezıt’ın sır kâtibi olan Kâtip Kasım’dan (Kasım Bin Abdullah’il Kâtip) almıştır. Kâtip Kasım II. Bayezıt Dö- nemi’nde (1481-1512), 1500 yılında bu mescidi yaptırmıştır. Cami kendi adıyla anılan sokaktadır. Kasım Bin Abdullahul Kâtip, caminin yanında vaktiyle bir de mektep yaptırmıştır. Vakfiyesinde ifade edildiği gibi cami ve mektebi için 17 bin akçe nakitle beraber evler, odalar, bir su kuyusu ve bir hamam bırakmıştır. Mescit 1691 yılında yenilenmiştir. Kâtip Kasım’ın kabrinin nerede olduğu bilinmemektedir.

Kemalpaşa Mahallesi

Batısında Atatürk Bulvarı, kuzeydoğusunda Şehzadebaşı Caddesi, güneydoğusunda

Fethiye ve Vidinli Tevfik Paşa Caddeleri, güneyinde ise Ordu Caddeleri ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Bizans Dönemi’nde Beyazıt’ta kuzeydoğu (Edirnekapı) ve gü- neybatı (Aksaray-Yedikule kapısı) istikameti olmak üzere iki kola ayrılan ünlü Mese (Divanyolu) Caddesi’nin ikinci kolu olan Ordu Caddesi’nin kuzeyinde kalan mahalle, I. Konstantin Döne- mi’nde 12 bölgeye ayrılan Konstantinopol’un Filadelfion bölgesi içinde kalırdı. İki tarihi yola ve Aksaray’daki Bous Formu’na komşu olan mahalle, Bizans Dönemi’nde I. Konstantin’in başlattığı ve II. Konstantin’in bitirdiği II. Kara Surları’nın içinde kalıyordu. Denize çok yakın olmamasına rağmen içinde sarayların, kiliselerin, hamamların, resmi ve sivil yapılarıyla halkın yaşadığı bir yerleşim yeriydi. Caddelerindeki revakların altında ticaret yapılırdı.

Bizans Dönemi’nde Kons- tantinopol’u vali ve belediye başkanı yönetirdi. Belediye başkanı (prafectus) imparatordan sonra başkentin ikinci adamıydı. 12 idari bölgeye ayrılan Konstantinopol’un her bölgesinde ‘regio’ denilen bölge yöneticileri ile birlikte, polis ve itfaiyecileri denetleyen Picomagistri yöneticileri vardı. Mahalle; Bizans Dönemi’nde, Aksaray’da, Bous Forumu’na ve Beyazıt’ta Tauri Forumu’na komşu idi. Ayrıca bu iki meydan arasında Kapitol binası vardı. Ve bölgenin (Filadelfion) bugünkü Ordu Caddesi’nin kuzeyinde Armastrianon Formu bulunurdu. Güneyinde önemli yapılar bulunan Armastrianon Formu, 10. yüzyılda ortadan kaldırılmıştı. Bu geçiş güzergâhını hareketlendiren önemli merkezlerden biri de bölgenin güneyinde Marmara Denizi kenarındaki Heptaskalon Limanı’dır. Laleli Külliyesi’nin bulunduğu yerden (Ordu Caddesi’nden) Havari un Kilisesi’ne (bugünkü Fatih Camii) bir yol uzanırdı. Şehirde fiziki ve idari yapı iç içe bir oluşum arz ediyordu. İnşaatların, yi- yeceklerin, güvenliğin, ticaretin, üretimin, fiyatların ve asayişin düzenli olarak denetimi yapılırdı.

Osmanlı Dönemi

Laleli Semti’nin kuzeyinin içinde olduğu Kemalpaşa Mahal- lesi, Roma ve Bizans Dönemleri’nde önemli ticari bir konumda iken bu özelliği, III. Mustafa’nın buraya Laleli Külliyesi’ni inşaetmesiyle azalmıştır. Burada adı geçen Kızıltaş, eskiden yük taşıyan hamalların dinlenmek için üzerinde oturdukları “kızıl bir somaki seki” taşından dolayıdır. Fetih’ten sonra mahalle, Fatih’in diğer mahalleleri gibi hem nüfus hem de mekân yapısı itibariyle Türk İslam kimliğine doğru evrilmeye başlamıştır. Bu süreçte dikkat çeken ilk isim mahalleye adını veren Kemal Paşa’dır.

Kemal Paşa

İstanbul’a Fetih’ten sonra ilk yerleşenlerdendir. Saygın bir bilgindi. Sultan Fatih’e vezirlik de yapan Paşa, 1460 yılında vefat etmiştir. Oğlu Süleyman Bey’dir. Süleyman Bey, Sultan Fatih Dönemi’nde Amasya’ya Vali olmuş, II. Bayezıt’a lalalık yapmış ve 1478’de Tokat Sancak Beyliği görevinde bulunmuştur. Onun oğlu ünlü bilgin tarihçi, fakih müfessir, kelamcı, edebiyatçı, şair, müderris ve Osmanlı Devleti Şeyhülislamı olan İbni Kemal Çelebi’dir.

Mahalleye adını veren Kemal Paşa Mescidi’ni, Kemal Paşa yaptırmamıştır. Mescit Kemal Paşa’nın azatlısı olan Ahmet Bey tarafından yaptırılmıştır ve efendisine olan bağlılığından dolayı mescide efendisinin (Kemal Paşa) adını vermiştir. Cami zamanla yıpranmış ve karşılığında pek çok kere bakım onarım görmüştür. Bunlardan sonuncusu Sultan II. Abdülhamit’in nazırlarından Hasan Fehmi Paşa’nın hanımı Zeynep Feride Hanımefendi ta- rafından yeniden inşa edilişidir. Cami Şirvanizade Sokak’ta olup, ibadete açıktır.

Böylece mahalle, Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetleri do- kunmuş bir büyük aile reisinin ismi ile anılır olmuştur. Mahalle 18. yüzyılda meydana gelen yangınlardan etkilenmiş, ardından semt yenilenmiştir. 1918’de meydana gelen yeni bir yangından sonra ise, mahalle sokakları ızgara plana (ortogonal) göre tanzim edilmiştir. Bu sokak pla- nına göre de mahallede ilk defa büyük apartmanlar inşa edilmiştir. Bu dönemde Mimar Kemalettin’in yaptığı ‘Harikzedegah’ ya da ‘Tayyare’ Apartmanları çok ünlüdür. Buna bağlı olarak nüfus yapısı da soylu ve profesyonel ai- lelerden yana değişim göstermiştir. Bu binalar Laleli Külliyesi’nin 1919-1922 mütareke yılları arasında yıkılan medreselerinin arsaları üzerine inşa edildi. Daha sonra zamanla yıpranan binalar 1980’li yıllarda restore edilerek otellere dönüştürülmüştür. Böylece bu binalarla, Beyoğlu, Nişantaşı ve Şişli’deki yeni mimari Fatih’e taşınmış oldu.

Kocamustafapaşa Mahallesi

Kuzeybatı ve kuzeyi, Hacı Kadın ve Koca Mustafapaşa Caddeleri ve Gümrükçü Sokağı, doğu ve güneydoğusu, Etyemez Tekkesi, Kehribar, İç Kalpakçı Sokakları ve Narlıkapı Caddesi, batısı ise İmam Aşir Sokağı, İmrahor İlyasbey ve Merhaba Caddeleri ile çevrili alandır.

Kocamustâfapaşa

Koca Mustâfa Paşa! Ücrâ ve fakîr Istanbul!
Tâ fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul, Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada. Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü’yâda. Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz. Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak; Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı. Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada, Geçer insan bir adım atsa birinden birine, Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn. Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.
Bir afif âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde. Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak.. Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak. Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen, Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allâh’a” diyen Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;

Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında. Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten. Türk’ün âsûde mizâcıyle Bizans’ın kederi Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.Şu fetih vak’ası, Yârab! Ne büyük mu’cizedir! Her tecellîsini nakletmek uzundur birbir;

Bir tecellîsi fakat, rûhu saatlerce sarar:
Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var. Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu’cizeden, Hak’dan ilhâm ile bir gün o güzel semte giden, Rum vezîr, eski manastırda ederken secde, Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde, Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl, Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl, Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslâm’a.

Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr. Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan, Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık; Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor; Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

Gece, şi’riyle sararken Koca Mustâpaşa’yı Seyredenler görür Allâh’a yakın dünyâyı. Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine; Gece sessizliği semtin yayılır her yerine. Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan, Unutur semtine yollanmayı artık buradan Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;

Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor: “Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın; Onların meşrebi, iklîmi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi, Avutur gamlıyı, teskîn eder endîşeliyi;
Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın rûhu yanar. Ne saâdet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak, Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!...”

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa’dan Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâdan.
Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine, Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;

Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf illerde, Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde, Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya. -Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yâya.-

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan. Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan; Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük; Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük. Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı. Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!

YAHYA KEMAL BEYATLI

Bizans Dönemi

I. İmparator Konstantin’in surlarının gü- neybatı ucundan batıya doğru uzanan mahallemiz, Bizans şehir yönetiminin 12. bölgesinde olup, II. Theodosius batı kara surlarını inşa edince, tamamıyla sur içinde kalmıştır. Tarihi II. surlardan mahallemize açılan kapıya Bizans Dönemi’nde Porta Pulhia, Osmanlı Dönemi’nde ise İsa Kapısı (Ese Kapı) denmiştir. II. Theodosius surları inşa edilince süreç içinde bu surlar ortadan kalkmıştır. Yalnız Ese Kapısı’nın parçaları Etyemez Tekkesi’nin bahçesinde bulunmaktadır. Ünlü Mese Yolu’nun (orta) Beyazıt’tan (Filadelfion’dan) güneybatıya ayrılıp, Altın Kapı’ya (Pota Auera) uzanan ve bu gün hala kullanılan kolu, Kocamustafapaşa Mahallesi’nin ortasından geçerdi. Askeri, ticari ve sosyal amaçlar için kullanılan bu yol üzerinde muhtemelen o zaman çeşitli işlevleri olan yapılar vardı. Ancak bunlar günümüze ulaşamamışlardır. Burası II. TeodosiuDönemi’nden sonra özellikle deniz ulaşımı bakımından nispeten şenlenmeye başlamış ve bundan dolayı Narlıkapı Caddesi ile Samatya surlarının muhtelif yerlerinde surdan Marmara Denizi’ne kapılar açılmıştır. Bu bağlamda ünlü Studios Manastırı ile çok eski bir balıkçı köyü olan Samatya yerleşkeleri mahallemizin iki önemli tarihi merkezleridir.

Samatya adı, “kum”, “kumluk” anlamına gelen ve Bizanslılar tarafından konulan bir isimdir. Buna da topografyası sebep olmuş- tur. Lodos rüzgârları ile hareketlenen deniz Marmara Sahili’nin bu müstesna yerini kumluğa çevirmiştir. Tarihte çoğu zaman bu sahilden kum çıkarılıp, satıldığı bilinmektedir.

Rivayetlere göre; M.Ö. 650’li yıllarda Komutan Byzas, Byzantion’u kurmaya geldiğinde Samatya’da bir balıkçı köyü varmış. Dolayısıyla burası II. Theodosius surları içine alındığında da meskûn ve muhtemelen balıkçılıkla geçinen ailelerin yaşadığı bir yerdi. Ancak buranın nüfusu şehrin gelişmesine oranla artmamıştır. Öyle ki fetihten sonra bile Samatya’nın kuzeyinde bulunduğu tahmin edilen Ghastrin Manastırı civarının seyrek aralıklarla ağaçların kapladığı alan olduğu rivayet edilir. Ayrıca burada 5. yüzyılda infaz edilen suçluların gömüldüğü ve adı “Krisis” olan bir de mezarlık vardı. Bizans Dönemi’nde bu günkü Samatya geçidinden Marmara Denizi’ne açılan bölgede balıkçı tekneleri bulunurdu. Ayrıca Bizans kültürüne uygun iskele ve meyhaneleri vardı. Eremya Çelebi’ye göre papazlar bu meyhanelerde “mest-i mü-dam” (şarap sarhoşu) olurlardı. Osmanlı Dönemi’nde burada balıkçı tekneleri, kayıklar, derme çatma deniz hamamları, meyhane ve kahvehane bulunurdu. O yıllar çöpler denize döküldüğünden bu koyda karpuz kabuğu gibi mevsimlik çöpler arasında insanlar yüzerdi.

Osmanlı Dönemi

Sultan II. Bayezıt’ın veziri olan Koca Mustafa Paşa yaptırdığı cami ve külliyesiyle semti ihya etmiş ve onun adına “Nahiye-i Cami-i Mus- tafa Paşa Merhum” diye bölgede bir mahalli idari birimi kurulmuş- tur. Daha sonra nahiye birimleri kaldırılmış, ancak Koca Mustafa Paşa’nın adı semtte yaşatılmaya devam edilmiştir.

1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde Samatya’nın ismi Mahalle-i Bab-ı Samatya (Samatya Kapısı Mahallesi) olarak kaydedilmiştir.

Deniz surlarıyla güneyi çevrilen bölgede önceleri ahşap, daha sonraları kâgir bahçeli evler vardı. Buranın Fetih’ten sonra bilinen en eski sakinleri Ermenilerdi. Erme- niler erkek, kadın zanaatkâr kimselerdi. Osmanlı mehterinin ünlü zillerini imal eden bir Ermeni aile idi. O zamanlar bu iş için Sultan II. Osman tarafından Avedis Zilcioğlu görevlendirilmiştir. Son kuşak aile bireyleri bu işi Amerika’ya götür- müş ve oradan Turkish Oymbals adıyla marka oluşturmuşlardır. Ermeniler dokumacılık, deri işle- me, sarraflık, mimarlık gibi çeşitli zanaat alanlarında çalışmak için Samatya’dan Şehzadebaşı’na veya Kapalıçarşı’ya giderlerdi.

Samatya’nın batı yakasında ise Narlı Kapı kayalıkları bulunurdu. Burası eski İstanbul’un en önemli plajlarından biri idi. Ayrıca kayığa, küreğe, yelkene meraklı olanların mekânıydı. Burada “Harman Kaya” denilen düz kayanın üzerin- de halı, kilim, yanında da yazmalar yıkanırdı. Kaya denizin altında da devam ettiğinden sığ bir alan oluş- turmuştu. Bu durum da özellikle mavna gibi deniz araçlarının zarar görmesine, hatta taşıdıkları ürünlerin denize dökülmesine neden olurdu. O zamanlar henüz ayakta olan kale duvarları da kadın ve kızlar için seyirlik yerlerdi. Yine buralar farklı mahalle çocuklarının toplandıkları, oyun oynayıp, kavga ettikleri buluşma yeriydi.

Mahallemizin güneyi surlardan başka demiryolu ile çevrilidir. Demiryolu 1870’li yıllarda yapılmıştır. Sarayburnu’ndan demiryolunun geçişinin sıkıntı yaratacağını düşünen demiryolu şirketine dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’in “Memleketime demiryolu yapılsın da isterse sırtımdan geçsin” şeklindeki tarihi cevabı ünlüdür. Hatta bu demiryolu inşaatı esnasında çalıştırılan Katolik İtalyanların ibadetlerini yapmaları için o zamana kadar yasak olmasına rağmen bir de “Katolik Meryem Ana Kilisesi” yaptırılmıştır. Kilise Yedikule İstasyon Caddesi üzerindedir.

Samatya eskiden beri doğal bir limandı. Deniz yolu ile gelen ürünler Fatih bölgesine buradan dağıtılırdı. Dolayısıyla çok önemli olmasa da burası ticari özelliği olan bir merkezdi.

1957-1959 yılları arasında ya- pılan Sirkeci Florya sahil yolu, Samatya’nın bu özelliğini büyük ölçüde kaybettirmiştir. Otoban ve yeşil alan için yapılan dolgularla deniz, Samatya’dan uzaklaştırılmıştır. Bizans Dönemi’nde bu bölgede inşa edilen kiliselerin varlığı ve anlamı Osmanlı Dönemi’nde de (Rum Ortodoks ve Ermeni kimliğinde) devam ettirilmiştir.

Fetih’ten sonra Bursa Erme- nilerinin manevi lideri Episkopos avagim buraya getirilmiş ve kendisine Rum Ortodoks Patriği ile aynı haklar verilmiştir. Dışarıdan getirilen Ermeniler, şehrin altı farklı bölgesinde iskân edildikle- rinden “Altı Cemaat” olarak da adlandırılmışlardır. Bunların da en önemlisi Sulu Manastır’daki cemaattir.1461’de burada kuru- lan Ermeni Patrikliği 1641 yılında buradan Kumkapı Semti’ndeki binasına taşınmıştır. Ayrıca Sultan Fatih’ten sonra Sultan III. Murat Dönemi’nde (1574-1595) Nahçı- van ve Tebriz’den getirilen Ermeniler Samatya, Yenikapı ve Kumkapı semtlerinde iskân edilmişlerdir. Yine Tokat ve Sivas’tan getirilen Ermeniler de Sulu Manastır civarına yerleştirilmişlerdir.

Marmara Caddesi civarında yoğunlaşan kiliseler ve dolayısıyla Er- meni nüfusunun erkekleri, babadan oğula intikal eden mesleklerini Çarşıkapı, Çuhacıhan gibi yerlerde icra ederken, kadınları da evlerde satış için çeşitli el işleri yaparak ev ekonomisine katkıda bulunurlardı. Bizans Dönemi’nde Samatya Sahili’ne yakın yerlerde Rumlar yaşardı. Yaklaşık 5. yüzyılda inşa edilen ve halen faal olan Analipsis Kilisesi onların mabedidir. Eremya Çelebi’ye göre Samatya’da Rumların altı, yedi kiliseleri ve güzel bahçeleri vardı. Rus hacıların ziyaret ettiği Euthymius Manastırı ve Hz. Musa’nın asasının olduğu söylenen Theotokos Meryem Kilisesi gibi önemli Hristiyan mabedleri buradadır. Eskiden Marmara Caddesi üzerinde kurulan tarihi cumartesi pazarı son dönem eski yerin daha kuzeyine taşınmış durumdadır.

Cumhuriyet Dönemi

Koca Mustafapaşa ve Samatya’nın nüfusu Cumhuriyet Dönemi’nde de değişmeye devam etmiştir. Yozgat’tan ve Kayseri’den gelen Ermeniler Samatya’ya yerleşirken, güneydoğudan, doğudan ve Karadeniz’den de pek çok vatandaşımız gelip, Koca Mustafapaşa’ya yerleşmişlerdir. Ermeniler genelde Kapalıçarşı’da, diğerleri de muhtelif yerlerde iş bulmuşlardır.

Küçük Ayasofya Mahallesi

Kuzeyinde Kâtip Sinan Cami Sokağı ile Şehit Mehmet Paşa Yokuşu, güneyinde Marmara Denizi, doğusunda Şifa Hamamı Sokağı ile Kapı Ağası Sokağı, batısında Dönüş ve Kadırga Meydanı Sokakları çevrili alandır.

Küçük Ayasofya Cami

Mahalle adını, Küçük Ayasofya Cami’den almıştır. Küçük Ayasofya Cami, St. Segios ve St. Bakhos adlı iki aziz adına yaptırılmış bir kilise idi. Efsaneye göre I. İmparator Justinianus, aleyhinde bir ayaklanmaya karıştığından dolayı amcası I. Justinos tarafından cezalandırılacakken, azizlerden Sergius ve Bakhos’un Justinos’un rüyasına girerek lehinde tanıklık etmeleriyle kurtulmuştur. Böylece bir şükran ifadesi olarak I. Justinianus imparator olunca, bu iki aziz adına Küçük Ayasofya’yı yaptırmıştır.

527 yılında I. İmparator Justinianus ve karısı Teodora tarafından yaptırılan mabet, II. Beyazıt Dönemi’nde (1481-1512) Darüssaade (saray) Ağası Hüseyin Ağa tarafından 1505 yılında cami ve zaviyeye dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm esnasında gerek içinde gerekse dışında bazı değişiklikler yapılmıştır. Caminin etrafında 36 zaviye hücresi inşa ettirilmiştir. Önceleri, caminin içine üç kapıdan girilen büyük bir de zaviyesi vardı. Minaresi ise daha sonra 1750’lerde Mustafa Paşa tarafından yaptırıl- mıştır. Minare 1940 senesinde tek parti hükümeti tarafından yıktırılmıştır. 1959 yılında ise halk tarafından yeniden yaptırılmıştır. Hüseyin Ağa’nın türbesi de bu zaviyelerin kuzeyinde inşa edilmiştir. Vaktiyle camiye ait çifte hamam ile iki han da vardı. Daha sonra zaviye medrese-ye çevrilmiş ve 1740 yılında Sadrazam Ahmet Paşa tarafından caminin şadırvanı ve mektebi inşa edilmiştir. 1913 yılında buradaki mektebin adı Hüseyin Ağa Mektebi idi. İki sınıflı olan mektebin Muallimi Ahmet Efendi olup, 80 kuruş maaş aldığı ve 25 öğrenciye muallimlik yaptığı bilinmektedir. Ayasofya’ya çok benzediği için halk tarafından “Küçük Ayasofya” denen cami, Küçükayasofya Camii Sokağı’nda, demiryolu yakınındadır. Günümüzde medrese odaları, Ahmet Yesevi Vakfı tarafından el sanat- ları merkezi olarak işletilmektedir. Cami ibadet dışı sosyal amaçlar için de hizmet vermiştir. Örneğin Balkan Savaşları’ndan kurtulan savaş mağdurlarına sığınma mekânı olarak hizmet vermiştir. Depremlerden zarar gören cami, asıl büyük zararı 1871 yılında yanından geçen de- miryolundan görmüştür. Bunun üzerine 1877 yılında cami ile demiryolu arasına, Osmanlı duvar örgüsü üslubuyla bir duvar örülmüştür.

Küçük Ayasofya Camisi’nin, cami olmanın yanında tekke kimliği de vardır. Batısındaki derviş hücreleri; sibyan mektebi ve aşhanesi (imaret), şeyh dairesi, türbe ve çifte hamamı ile bir külliye idi. Bu bina topluluğuna merkez olan cami de tevhidhane olarak kullanılmıştır. 16. yüzyılın ortalarında Küçük Ayasofya Tekkesi’nin Postnişi Halveti tarikatından Nured- dinzade Mustafa Muhiddin Efendi idi. Meşhur Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri de gençliğinde bu şeyh efendinin sohbetlerinin müdavimi idi.

Tekke uzun yıllar tasavvufa da hizmet etmiştir. Küçük Ayasofya Tekkesi’nin şeyhleri sırasıyla şunlardır: Nureddinzade Mustafa Musli- hiddin Efendi, Kırımlı Tatar İsa Efendi (ölümü 1621), Kırımlı İbrahim Efendi (ölümü 1632), Filibeli İbrahim Efendi (ölümü 1642), İsmail Ümidi Efendi (ölümü 1694), Ahmet Ümidi Efendi (ölümü 1737), Abdi Efendi, Mudanya- lızade Abdullah Felahi Efendi (ölümü1850), Tahsin Efendi ve Kamil Efendi.

Eskiden, Küçük Ayasofya Medresesi Sokağı ile Şadırvan Avlusu Sokağı arasında kalan ke- simde olup, günümüze ulaşamamış olan şeyh dairesinin, tekkenin mutfağı olarak kullanı- lan imarethane olduğu tahmin edilmektedir. Cami-tevhidhanenin kuzeyinde yer alan Çifte Hamam, Çardaklı Hamam diye de anılır. Küçük Ayasofya Tekkesi’ndeki kilise kökenli caminin, her ne kadar tekke mimarisiyle doğrudan bir ilişkisi yoksa da, burada uygulanmış olan mer- kezi planlaması ve tasarımı, ayrıca söz konusu mekânın ayini seyredenler için iki katlı, maksu- relerin yerini tutacak dehlizler ve galerilerle ku- şatılmış olması, bu Bizans kilisesini adeta ideal bir tevhidhane-semahane yapmaktadır.

Mercan Mahallesi

Batısında Fuat Paşa Caddesi, kuzeyinde İsmetiye ve Vasıf Çınar Caddeleri, doğusunda Fincancılar Sokak ve güneyinde Mercan ve Çakmakçılar Caddeleri ile çevrili alandır.

Osmanlı Dönemi

Tarihte “Hanlar Semti” olarak bilinen Mercan, bugün de bu kimliğe uygun olarak ticaretin yapıldığı bir yerdir. Kuruluşu Fa-tih Sultan Mehmet Dönemi’nde olmuştur. Burada Piri Mehmet Paşa Cami ya da Terlikçiler Mescidi adını taşıyan bir cami daha vardı, ancak 1942’de yıktırılmıştır. Evliya Çelebi’ye göre burada deri ve deriden mamul işler yapılırdı. Bu iş için 7 bekârhane bina ve yaklaşık 4000 kişi pabuççulukla iştigal ederdi. Buradaki esnaf, Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde kendi aralarındaki davalar için dahi idama kadar varabilecek hükümler verebilen bir teşkilat kurmuşlardı. Hatta böyle bir infaza maruz kalan maktulü çarşının orta yerindeki Kümsek Dede’nin mezarı civarında gömerlerdi. Öyle ki bu esnaf zümresinden şehir halkı hatta Yeniçerilerin çekindiği, Kanuni ve IV. Murat dönemlerinde iç huzursuzlukların bastırılmasında devlet erkânı kullanıldığı rivayet edililir.

Mercan’ın Konakları

Mercan; Sultan Fatih’in yaptırdığı Eski Saray’a, Kapalıçarşı’ya, Bab-ı Ali’ye, Sahaf- lar Çarşısı’na ve Darülfünun’a yakın olması dolayısıyla, bir ticaret merkezi olmasıyla bir- likte, aynı zamanda seçkin kişilerin oturabileceği bir semt olmuştu. Örneğin, II. Bayezid Dönemi’ne kadar gelen Çandarlı İbrahim Paşa’nın, bu semtte kendi adıyla bilinen bir camisi bir de konağı vardı. Ancak bu konaklar ünlü İstanbul yangınlarına maruz kalmıştır. Yine Tanzimat’ın ünlü paşalarından Ali Paşa, Mercan Cami civarında bir evde doğmuş; makam-mevki sahibi olunca, buraya bir konak yaptırmış, ancak o da kütüphanesiyle birlikte çıkan yangında yanmıştır. Aynı arsa üzerine 1865’te Sultan Abdülaziz tarafından kendisine yeni bir konak yaptırılmıştır. Hediye edilen konak Ali Paşa’nın ölümünden sonra varislerine verilmeyerek, önce Sultan Abdülmecit’in büyük kızı Fatma Sultan’a daha sonra ise Aziz’in kızları olan Saliha ve Nazime Sultanlara tahsis edilmiştir. Sultanlar binadan başka yere geçince burası Mercan İdadisi’ne dönüştürülmüş, ardından Harbiye Nezareti’ne geçen bina 1911’de yanmıştır. Uzun süre “Yanık Saray” olarak kalan bina 1950’de kalan hali yıktırılarak arsası üzerine barakalar inşa ettirilmiştir. 1980’de yeni bir imarla halen işletildiği şekilde katlı otoparka dönüştürülmüştür.

Mercan’daki ‘Darul Kemal’

Mercan’da Mühürdar Emir Paşa Sokak 13 numaralı konakta oturan bir başka ünlü kişi, Mahmut Kemal Bey’dir. Sık sık musiki toplantılarının yapıldığı bu konağa “Olgunluk Evi” anlamında “Darul Kemal” denirdi. Bu musiki meclislerinde önce sazendeler şarkı söyler, üstat onlara eşlik eder, par- ça bitince bestekârı hakkında bilgi verilir,hikâyeler anlatılır, bu arada çay-sigara içilirdi. Fasıl tekrar başlardı. Nihayet Kuran’ı Kerim’den bir aşır ve Fatiha ile fasıl bitirilir- di. Konağın odaları ve salonlarının duvarları hat, resim, fotoğraf tabloları ve çeşitli mü- zelik eşyalarla doluydu. Buralarda edebiyat, musiki ve güncel konulara ilişkin sohbetler yapılırdı. İbnü’l Emin Mahmut Kemal Bey bütün koleksiyonunu İstanbul Üniversitesi’ne bağışlamış; ölümünden sonra konağı kendi adını taşıyan bir vakfa dönüştürülmüş- tür. 10 Nisan 1964’de bu bina vasiyetine aykırı bir şekilde tamamen yıktırılarak yerine bir han inşa ettirilmiştir. Vakıf halen İbnü’l Emin Mahmut Kemal İnal adıyla bu hanın en üst katındadır.

Şeker Ahmet Paşa Konağı

Şeker Ahmet Paşa, yetenekli ve zeki birisiydi. Fransa’ya gitmiş, çok ileri derecede Fransızca bilip, gelen yabancı misafirleri en iyi şekilde ağırlayabildiğinden kendisi “Misafirin-i Ecnebiye” yani yabancı konuklar teşrifatçılığına getirilmiştir. Resimde de çok başarılı olan Şeker Ahmet Paşa ilk kez 1872’de Mekteb-i Sanayi’de resim Fransa’ya gitmiş, çok ileri derecede Fransızca bilip, gelen yabancı misafirleri en iyi şekilde ağırlayabildiğinden kendisi “Misafirin-i Ecnebiye” yani yabancı konuklar teşrifatçılığına getirilmiştir. Resimde de çok başarılı olan Şeker Ahmet Paşa ilk kez 1872’de Mekteb-i Sanayi’de resim

sergisi açmıştır. Sultan Aziz’in yaverliğine kadar yükselen Şeker Ahmet Paşa’ya “şeker” ismini Sultan Aziz’in şehzadesi Yusuf İzzettin Efendi sözleri şeker gibi tatlı olduğu için vermiş, babası Sultan Aziz’in de hoşuna gitmiştir. 1873 yılında konak yapıldığında Şeker Ahmet Paşa 32 yaşındaydı. Konağın; İbnü’l Kemal Mahmut Bey’in konağının yakınlarında kendi adıyla anılan sokakta olduğu tahmin edilmektedir. Paşa Mercan’daki konağının bitişiğine 1911 yılında halen mevcut bulunan bir atölye inşa ederek resimlerini burada yapmaya başlamıştır. Şeker Ahmet Paşa 1906’da vefat etmiştir. Mezarı Eyüp Sultan Tür- besi yakınındadır.

Mesihpaşa Mahallesi

Kuzeyi Ordu Caddesi, batısı Koska ve Laleli Caddeleri, güneyi Hayriye Tüccari Caddesi ve batısı Gazi Mustafa Kemal Caddesi ile çevrili alandır.

Adını ünlü Mesih Ali Paşa’dan almıştır. Paleologos Hanedanı’na mensup bir Rum olan Mesih Ali Paşa, İstanbul’un Fethi’nden sonra Müslüman olup bu adı almıştır. Bazı kaynaklara göre IX. Konstantinos’un yeğenidir. Ağabeyi Has Murat Paşa ile İstanbul’un Fethi’nde esir düşmüştür. Mesih Paşa ile birlikte Fatih Sultan’ın hizmetine girmiş, sarayda iyi bir eğitim almışlar ve kendilerini kısa zamanda ispatlamışlardır. Mesih Paşa, beylerbeyi ve vezirlik görevlerine kadar yükselmiştir. 1480 yılında Rodos Seferi’nde ‘serdar’ olarak görevlendirilmiş ancak ada fethedilemeyince görevinden azledilerek Gelibolu Sancakbeyliği’ne atanmıştır. Aka- binde divan vezirliği görevine getirilmiştir. Bu görevde iken II. Çandarlı İbrahim Paşa vefat edince yerine vezir-i azam olmuştur. Veziriazamlık makamını II. Bayezıt’ın saltanatlığı süresince yürütmüştür. 1501 yılında bir gün, Galata’da bulunan barut deposuna yıldırım düşmesi sonucunda çıkan yangının söndürülme çalışmaları esnasında yüksek bir yerden düşerek ağır yaralanmış ve ardından iki gün sonra ölmüştür. Mezarı ağabeyi Has Murat Paşa’nın Aksaray’da yaptırdığı Murat Paşa Camii Haziresi’ndedir.Mesih Ali Paşa; Gelibolu’da bir cami, bir kervansaray, bir başhane, bir bozahane yaptırmıştır. İstanbul’da da kiliseden dönme Bodrum Camii’ni yaptırmıştır. (1501) Aynı zamanda şair olan Mesih Ali Paşa, sanat ve ilim insanı dostuydu. Ağabeyi Has Murat Paşa ile birlikte Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetleri olmuştur. Mahalle adını, Mirelaion Manastırı’nın bodrumlu kilisesini onararak camiye (Bodrumlu Camii) çeviren Mesih Ali Paşa’dan almıştır. Sonraki yıllarda Mesih Ali Paşa Camii’nin yanında şu an yerinde olmayan Laleli Hamamı yaptırılmıştır. Bayrampaşa’dan gelip bugünkü Vatan Cad- desi’nin tabanından akarak Yenikapı’dan denize dökülen dereye Likos Deresi denirdi. Bizans Dönemi’nde Aksaray Meydanı’na Bovis (öküz) Formu (meydanı) denirdi. Sultan Fatih’in Veziriazamı İshak Paşa, Konya Seferi’nde Karaman’ı Osmanlı Toprakları’na katınca Konya Aksaray’dan, İstanbul’a Müslüman Türk nüfusunu iskân ettirmişti. Bovis Formu’na Aksaraylılar yerleşince meydanın adı değişerek Aksaray oldu.

Mevlanakapı Mahallesi

Kuzeydoğusunda Millet Caddesi, doğusunda Karanfilli Küçük Saray Meydanı Caddesi, Çavuş Sokağı, Elif Lamet Sokağı, Keresteci Veli Sokağı, Karagöz Tekkesi Sokağı ile Silivrikapı Yağhane Sokağı, güneyinde Silivrikapı Caddesi ve batısında surlarla çevrili olan alandır. Mevlanakapı Mahallesi eski Veledi Karabaş, Melek Hatun ve Beyazıtağa Mahallelerini kapsar.

Bizans Dönemi

Mevlanakapısı, II. Teodosius Döne- mi’nde, devamındaki surlarıyla birlikte inşa edilmiştir. İnşasında o zamanlar Doğu Roma’da bulunan gruplardan biri olan “Kırmızıların” (Roussou) çalışmasından veya bu kapının güvenliğini sağladıklarından dolayı bu kapıya ilk zamanlar “Roussou Kapı”(Kırmızıların Kapısı) denmiştir. Kapı, kitabesinden anlaşıldığı üzere İmparator Jus- tinos (520-578) ve karısı Sofia döneminde bakım onarım görmüştür. 9. yüzyılda Doğu Roma’ya ilgi duyan Ruslar, henüz Hıristiyan olmadıkları için o günkü kurallara göre şehre ancak bu kapıdan girebiliyordu. Bu nedenden dolayı da Ruslar bu kapının civarında çadır kurarlar ve müsaade edildikçe şehre girip çıkarlardı. Rusların bu yoğunluğundan dolayı bir dönem bu kapıya “Rus Kapısı” (Roussion) da denilmiştir. Ancak kapı, daha sonraları Region Kapısı olarak anılmaya başlanmıştır.

Osmanlı Dönemi

1597’de ise bugünkü Merkez Efendi Tek- kesi’nin bulunduğu yerin civarında Yenikapı Mevlevihanesi kurulmuştur. Yenikapı Mevlevihanesi kurulduktan sonra bu kapının ismi Mevlanakapı olarak değişmiştir. Ancak bu isimden önce veya sonra kapının Melandisia olarak adlandırıldığı da bilinmektedir. Mevlanakapı’dan sur dışına çıkışın sağ tarafında bulunan iki tarihi mezardan birisi Sultan Fatih’in alemdarlarından birine aittir.

Mevlanakapı Mahallesi’ne, 1957 yılında, Millet Caddesi’nin açılmasıyla, Beyazıt Ağa Mahallesi’nin (Topkapı) bir kısmı eklenmiştir. Eskiden Topkapı Mahallesi’ne, Fatih’in Sekbanbaşısı (Osmanlı’da sınır boylarında görev yapan askerlerin komutanı) Beyazıt Ağa’nın, kendi adına yaptırdığı camiden dolayı, Beyazıt Ağa Mahallesi denilmekteydi.

Mimar Hayrettin Mahallesi

Kuzeydoğusunda Ordu Caddesi, güneydoğusunda Dönem Sokak, Neviye Sokak, Tülcü Sokak ve Gedikpaşa Caddesi, güneybatısında Kadırga Limanı ve Çifte Gelinler Caddesi ve kuzeybatısı Tiyatro Caddesi ile çevrili alandır.

Bizans ve Osmanlı Dönemi

Mahalle, Roma ve Bizans Dönemi’nin ünlü Mese (orta) yolunun güneyinde kalır. Mimar Hayrettin Mahallesi’nin ilk hali birinci surlarla çevrili Byzantion şehrinin dışında, ikinci sur I. Konstantinapol surlarının içinde bulunuyordu. Aynı şekilde I. Konstantin Formu’nun (Çemberlitaş’ın) ve Kapalıçarşı’nın güneyinde, Kumkapı’ya doğru uzanan bir geçiş güzergâhındadır. Kadırga Limanı ile Kapalıçarşı arasında olması, hem konut hem de ticari bakımdan eskiden beri bölgeye önem kazandırmıştır. 15. ve 16. yüzyılda semtin ahalisinin çoğu Rum ve Ermeniydi. Bazı tarihi kaynaklara göre Fetih’ten sonra İstanbullu Rumlar’ın isyan teşebbüslerinin engellenmesi için Sultan Fatih, şehrin muhtelif yerlerine Ermenileri iskân ettiği ve sonra da Celali İsyanları’ndan kaçan Ermenilerin İstanbul’a gelip, Gedik paşa’ya yerleştiği yazılıdır. Mahallemiz Rum, Ermeni ve Türkler’in hoşgörüyle bir arada yaşadığı örnek bir Osmanlı semtiydi.

Mahallenin Adı

Mahalle adını, II. Beyazıt Dönemi’nin ünlü mimarı Hayrettin’den almıştır. Üstat Hayret- tin Yeniçeriler Caddesi üzerinde kendi adıyla anılan bir cami yaptırmıştır. Mimar Hayrettin (1481-1511), Üstat Mimar Murat’ın oğluolup, Fatih’teki Beyazıt Camii’nin (1501- 1507) mimarıdır. Eğer medeniyet kurmada şekil önemli ise (ki önemlidir) Beyazıt Camii Osmanlı medeniyetinin habercisidir. O zamana kadar yapılan camilerin en ihtişamlısıdır. Bu eserle Osmanlı mimarisi yeni bir evrimle göstermiştir. Bu olguyu daha sonra ünlü mimarı dehamız Mimar Sinan devralacak ve zirveye taşıyacaktır. Genç yaşta kaybettiğimiz Üstat mimarın yaptığı çok sayıda eserleri vardır.

Gedikpaşa Arabacılar Kahvesi

20. yüzyılın başlarında I. Abdülhamit Dönemi’nde İstanbul’un en ünlü kahvesiydi. Divanyolu Caddesi üzerinde Gedikpaşa’ya inen sokağın karşısında idi. Burada özellikle Ramazanlarda teravihten çıkanlara tiyatro ve meddah izletilirdi. Kahvenin ününden dolayı,devrin Üsküdarlı halk şairi Destancı Vasıf Hoca’nın “Çalgılı Kahve” programını yaptığı mekândı. Sabahçı Kahvesi olarak da işletilen mekân dönemin orta halli halkın gittiği önemli kültür ve sosyal merkezlerindendi.

Mimar Kemalettin Mahallesi

Kuzeyi, Mesihpaşa ve Ordu Caddeleri, doğusu Tiyatro Caddesi, Havuzlu Hamam
ve Derin Kuyu Sokakları, güneyi Türkeli Caddesi, Soğan Ağa Cami, Küçük Haydar Efendi ve Tatlı Kuyu Sokakları ve batısı Laleli ve Koska Caddeleri ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahalle, Bizans Dönemi’nde ünlü Mese (orta) Yolu, Osmanlı Dönemi’nde Divanyolu ve Cumhuriyet Dönemi’nde Ordu Caddesi adlarını alan yolun güneyinde kalır. Mahallenin kapla- dığı alan, Byzas’tan (MÖ 667’de İstanbul’u kuran kral) sonra şehrin ikinci surlarını yapan I. Konstantin’in inşa ettirdiği Konstantinapol’ün içinde kalır- dı. Onun yaptırdığı imar faali- yetleri bu ikinci surun içindedir. Büyük Konstantin o günkü Su- riçi’ni 14 mahalleye ayırmıştır.

Mimar Kemalettin Mahallesi’nin kuzey kısmı Roma ve Bizans Dönemileri’nde; Büyük Saray’ın (Akropolis) önündeki tören meydanından (Augustai- on: Haliki Kapısı) Yedikule’ye uzanan Mese Yolu üzerinde (Beyazıt) bulunan Tauri (Boğa) Forumu ile Bous (inek) Forumu’ndan (bugünkü Valide Sultan Cami önü) geçen yolun güneyinde kalıyordu. Yine bu mahallenin kuzeyindeki bu yol güzergâhında (muhtemelen Koska Caddesi üzerinde) Kapi- tol (belediye ve hükümet işlerinin yürütüldüğü binaların tümü) vardı. Mahalle, güneyinde bu- lunan Heptaskalon Limanı ile Kapitol arasında bir geçiş alanı idi. I. Theodosius zamanında yapılan (Beyazıt Meydanı’ndan Simkeşhane’ye kadar uzanan alanı kapsayan) forum o günkü yedinci, sekizinci mahalleler- le, bugünkü Mimar Kemalettin Mahallesi’nin bir kısmını kapsıyordu.

Haliç’ten çok Kadırga’ya ve Çatladıkapı Limanları’na yakın olan mahalle, Mese Yolu’nun kuzeyinde yerleşim alanları ile şehrin dışarıya açılan ana aksinin güneyinde önemli bir geçiş güzergâhı olmuştur. Mahallenin oluşum sürecinin başlangıcı da muhtemelen I. Teodosius Dönemi’nden itibarendir. Semavi Eyice Hoca’ya göre; Bizantion Dönemi’nde o günkü şehirci- lik anlayışına göre, ölüler şeh- rin dışında gömüldüklerinden Mese Yolu civarı (nekropolis) mezarlıktı. Tarihi Yarımada to- pografyasının alçak kesimleri yerleşim öncesinden günümüze yine Semavi Eyice Hoca’ya göre, 2 ile 10 metre arasında değişen dolgu malzemesiyle yükselmiştir. Dolayısıyla bu dönemin mezarları da toprak altında kalmıştır. Bu tespitten hareketle muhtemelen gerek Yeni Roma, gerek Bizans hatta Osmanlı Dönemi’ne ait pek çok eser kalıntılarının toprak altında olduğunu ifade edebiliriz. Yine bu dönemde ünlü caddenin sağında ve solunda sütun ayaklar üzerinde duran revakların ve bu revakların altında bu- lunan ticari mekânlarla birlikte mahallede konut, kilise ve diğer ticari binaların var olduğu bilinir. Özellikle I. Konstantin’le siyasi ve ticari merkez olan Konstantinapol, I. Theodosius döneminde bir cazibe merkezi olmuş ve şehre akın akın insanlar gelmiştir. Bundan dolayı gelen nüfusu yerleştirmek için büyük inşai faaliyetler başlatıl- mıştır. İşte mahallenin bina ve nüfus yoğunluğu bu dönemde (MS 337’den sonra) başlar.

Osmanlı Dönemi

Osmanlı Dönemi’nde mahalle ilk olarak Beyazıt Camii Nahiyesi sınırları içindedir. Mahalle adını Mimar Kemalettin’den almıştır. Mimar Kemalettin, Mehmet Çelebi’nin oğludur. Mehmet Çelebi 1462 yılında, o zamanki geleneğe uyarak yeni fethedilen Kostantiniyye’ye bir cami yaptırmıştır. Söz konusu caminin, Beyazıt Camii’nin (1506) mimarlarından olan Kemalettin Çelebi’nin babasının adıyla (Mehmet Çelebi) değil de kendi adıyla anılmasının nedeni, babasının vefatından sonra görülen lüzum üzere camiyi yeniden ihya etmiş olabileceğin- dendir.

Molla Fenari Mahallesi

Eminönü Bölgesi’ndedir. Kuzeyinde; Bezciler Sokağı ile Celal Ferdi Gökçay Sokağı, doğusunda; Bab-ı Ali Caddesi, güneyinde; Yeniçeriler Caddesi, batısında; Çarşıkapı ve Nuriosmaniye Caddeleri ile çevrili alandır.

Mahalle adını Molla Fenari’den almıştır. Molla Fenari, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Sultan Mehmet dönemlerinde ilk Osmanlı başkenti Bursa’da yaşamıştır. Fenar adında bir köyde doğmuştur. İlim tahsili için Mısır’a gitmiş, hem dini hem de müspet bilim tahsili yapmıştır. İlk Osmanlı Şeyhülislamıdır. Asıl adı Şemsettin bin Hamza’dır. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Tasavvufta da derece sahibi olan bilginimizin, devlet işlerinde sultanlara çok yararlı hizmetleri olmuştur. Bursa’daki camisinin yanında bir de medrese yaptırmıştır. Ölünce on bin ciltten fazla eser bırakmıştır. Molla Fenari, tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, fetihten önce 1431 veya 1442’de Bursa’da ölmüştür. Mezarı,kendi adına yaptırdığı Bursa Fenerli Caddesi civarındaki caminin yanındadır. Kendi adıyla anılan Eminönü’ndeki cami ise oğlu Fenari zade Alauddin Ali Efendi tarafından babası adına, Çatalçeşme Sokağı’nda yaptırılmıştır. Bugün bu sokak Alemdar Mahallesi sınırları içinde kalmış olsa da Molla Fenari’nin adı bu semtte yaşamaya devam etmektedir.

Cağaloğlu Semti

Bizans ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi önemini hala koruyan eski bir semttir. Tarih boyunca öne çıkan özellikleriyle şehrin merkezi olmuştur. Topkapı Sarayı’na yakınlığı, Bab-ı Âli ve hükümet birimlerinin burada bulunması, Cağaloğlu’nu Osmanlı Dönemi’nde toplumda önde gelen kişilerin yer adlığı bir semt yapmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde de vilayetin, basının ve çok sayıda yayınevinin burada bulunması, semtin önemini sürdürmüştür.

Cağaloğlu ismi nereden geliyor?

Cağaloğlu ismi Cıgalazade Sinan Paşa’dan gelmektedir. Cigalazade, İtalyan Kont Cigallo’nun oğlu olup 1544 yılında Sicilya’nın Messina kentinde doğmuştur. 1560 yılında babasıyla katıldığı Cebre Deniz Savaşı’nda esir düşerek İstanbul’a getirilmiştir. Babası Yedikule Zindanları’na hapsedilmiştir. Kendisi (o zamanki adı Scipone) Enderun’a alınmıştır. Oldukça başarılı olan Scipone, Müslüman olup Yusuf adını almıştır. Parlak bir eğitim hayatından sonra Osmanlı siyasetinde önemli mevkilere gelmiştir. Sarayda önce silahtar ve kapıcı başı olmuş, sonra da Mihrimah Sultan’ın torunuyla evlenmiştir. Pek çok ilde Beylerbeyliği, Kubbe Vezirliği, Veziriazamlık, Serdar-ı Ekrem ve Kaptan-ı Deryalık gibi yüksek görevlerde bulunan Yusuf Sinan Paşa, 1606’da sefer dönüşü Diyarbakır’da ölmüştür. Paşamızın Cağaloğlu’nda büyük bir sarayı bulunmakta idi.

Sinan Paşa (Cigalaoğlu) pek çok eser yaptırmıştır. Beşiktaş’ta mescit, hamam, medrese, mektep, Debbağ Yunus Mahallesi’nde mescit, Fethiye Cami yanında mektep ve medrese yaptırmıştır. Ayrıca Cağaloğlu’nda sarayının bulunduğu yerde kendi adıyla anılan bir de hamam yaptırmıştır. Fakat hamam 18. yüzyılda yıkılmış, yerine meşhur Cağaloğlu Hamamı yaptırılmıştır. Sinan Paşa’nın oğlu Mahmut Paşa da kubbe vezirliğine kadar çıkmış, Sultan III. Mehmet’in kızıyla evlenmiş, onun oğulları Mustafa, İbrahim ve Mehmet de devletin ilmiye ve kalemiye sınıflarında önemli görevler almışlardır.

Molla Gürani Mahallesi

Kuzeydoğusunda Gureba Hastanesi Caddesi ile Aksaray’a doğru uzanan Adnan Menderes Bulvarı ve bu bulvarın doğu ucuyla birleşen Turgut Özal Caddesi mahallenin güneybatı sınırını oluşturur. Kuzeybatısı ise Bezmialem Sokak ile çevrilerek kuzeybatıdan, güneydoğuya kama biçiminde uzanır. Molla Gürani Mahallesi; eski Murat Paşa, Molla Şeref ve Ördek Kasap Mahalleri’nden oluşmaktadır.

Ördek Kasap Mahallesi

Bizans Dönemi’nde II. Teodosius’un yaptırdığı surların içinde kalan alanın tamamının meskûn olmadığı, boş ve ekili alanların olduğu ve bu alanların en büyük kısmının Bayrampaşa (Likos) Deresi’nin sağından ve solundan Langa semtine kadar uzanan alan olduğu bilinmektedir. Yeni-bahçe Deresi Vadisi de denilen bu semt, Sultan II. Bayezid zamanında vakıf arazisi olarak ilan edilmiştir. Şehir içinde yeşil ve hoş bir yer olan Yenibahçe semti Yavuz Sultan Selim’in de çok sevdiği bir yer olup, tahta çıktığında burada bir çadır kurarak biatları kabul etmiştir. Padişah, zaman zaman buraya gelip dinlenirdi. Mahalle, Sadrazam Lütfü Paşa’nın ve Mimar Sinan’ın gayret- leriyle hayır eserleri inşa edilmek suretiyle imara açılmıştır. Bugün Vatan Caddesi üze- rindeki eski lunaparkın arkasında kalan bu semtte o zamanlar inşa edilen eserlerden biri de Ördek Kasap Cami’dir.

Ördek Kasap Kimdir?

Asıl adı Şucaüddin Mehmet Efendi olan bu zat, 1700’lü yıllarda İstanbul’un Kasapbaşısı’dır. Bu hayır sahibinin bacaklarının hafif ayrık olması ve paytak yürümesinden dolayı halk tarafından kendisine “ördek” lakabı veril-miştir. 1773 yılında “Yenibahçe Hastane Çayırı”nda bulunan bir karakolun yanında kendi adıyla anılan camisini yaptırmıştır. Bugün olmayan cami halen ibadete açık olan Bezmialem Valide Sultan Cami’nin de yakınında idi. Ayrıca Ördek Kasap Cami’nin yakınında bulunan eski baruthane de ortadan kaldırılmıştır. Ördek Kasap Cami 1918’de çıkan bir yangında tamamen yanmıştır. Yerine Vakıf Gureba Hastanesi’nin ek binaları inşa edilmiştir.

Molla Gürani kimdir?

Küçük yaşta hafız olmuştur. Kıraat, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerini öğrenmiş, dönemin ünlü Âlimi İbn-i Hacer Askalani’den hadis ve fıkıh dersleri almıştır. Sahih-i Buhari’nin eserlerini çalışmış, Kahire’de, Şam’da dersler vererek müderris olmuştur. Daha sonra Molla Yegân’ın teklifiyle İstanbul’a gelip, Şafii mez- hebinden Hanefi mezhebine geçmiştir. II. Murat O’nun bilgeliğini ve taviz vermez ciddi halini beğenmiştir. Medreselerde ders vermeye başlamış, daha sonra Şehzade Mehmet’e ders vererek O’nu dizginlemeyi başarmıştır. Şehzade Mehmet de uzunboylu, vakur ve heybetli hocasını çok severdi. Padişah olunca O’na vezirlik teklif ettiyse de kabul etmemiştir. Kazaskerlik, müderrislik ve Bursa Kadılığı yapmıştır. Dört cami, bir Darü-l Hadis Medresesi, bir hamam inşa ettirmiştir. Makam ve mevkiden şahsi olarak yararlanmayı sevmezdi. Fatih’i çok sever, O’na daima doğruları söylerdi. 1410’da Diyarbakır Hiler köyünde doğan Molla Gürani, 1480’de İstanbul’da vefat etmiştir. Mezarı 1917 yılında yanan camisi- nin bahçesindedir. İnşa ettirdiği camisinden dolayı bu mahalle de Molla Gürani adı ile anılır olmuştur.

Molla Hüsrev Mahallesi

Kuzeybatısında Atatürk Bulvarı, kuzeydoğusunda Azapaskeri (azebasker) Sokağı, Müşküller Sokağı, Ahmet Karahisarı Sokağı, Molla Şemsettin Camii Sokağı, güneydoğusunda Kirazlı Mescit Sokağı ile güneybatısında Cemal Yener Tosyalı Caddeleri ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Konstantinapol’ün ilk yılla- rında ünlü Mese Yolu’nun kuzeyinde kalan mahalle, bu dönemin Suriçi’deki mahallelerinden alan olarak herhangi birinin içinde gözükmemektedir. Marmara’dan çok, Haliç’e yakın bir konumdaki mahallenin o döneme ait en önemli özelliği İmparator Konstantin’in inşa ettirdiği surların içinde olması ve güneybatı sınırının tamamını ünlü Bozdoğan (Valens) Kemeri’nin oluşturması idi. Mahalle, topografik olarak Haliç’e doğru eğimli bir durumdadır. Anlaşıldığı gibi Sarayburnu, Çatladıkapı, Kumkapı terasları gibi denizi görmediğinden ya da Çemberlitaş, Beyazıt ve Fatih Camii gibi tepe ve düz bir yer olmadığından ilk dönem için çok kullanışlı bir mekân olmamıştır.(Valens) Kemeri’nin oluşturması idi. Mahalle, topografik olarak Haliç’e doğru eğimli bir durumdadır. Anlaşıldığı gibi Sarayburnu, Çatladıkapı, Kumkapı terasları gibi denizi görmediğinden ya da Çemberlitaş, Beyazıt ve Fatih Camii gibi tepe ve düz bir yer ol- madığından ilk dönem için çok kullanışlı bir mekân olmamıştır.

Ancak mahallenin güneydoğu ucu, dönemin pazar yeri olan Fladelfion’a uzanıyordu. Edirnekapı’ya (Poliandry) uzanan ünlü Mese Yolu’na ve Beyazıt’taki Tauri Formu’na yakınlığından dolayı bu işlek alanlara komşuluğu kadar muteber bir yerdi. Mahalle Fetih’ten sonra imar ve yeni iskân faaliyetleriyle İslamlaştırılıp Türkleştirildi.

Osmanlı Dönemi

Molla Hüsrev

Parlak bir zekâya sahip, edep sahibi bir kişi idi. Muhammed bin Feramuz, babası sonradan Müslüman olan bir Fransız subayıydı. Tokat’ın Kargun Köyü’nde doğan Muhammed bin Feramuz, (ilk adı) babasını genç yaşta kaybet- tiğinden eniştesi Hüsrev Bey’in himayesinde yetişmiştir. Dini ilimleri, fıkıh, edebiyat ve askerlik konularında kendini iyi yetiştiren Muhammed bin Feramuz, yanında kaldığı eniştesinden dolayı ilk zamanlar Hüsrev’in kaynı olarak anılırken, ilmi donanımı kemale erince de Molla Hüsrev diye anılmaya başlandı. Molla Hüsrev giyim kuşamına dikkat eden gür sakallı, orta boylu, abartılı olmayan sarığı, kaliteli giyim ve heybetli görünüşü ile insani ilişkilerde tevazusuyla dikkat çeken bir kişiydi. Dini has-sasiyeti, vakarı, ahlakı, derin ilmi gibi özellikleriyle Molla Hüsrev, devlette söz sahibi olan kişilere kendini sevdirmeyi başarmıştı.

Edirne’de önce Şah Melik, sonra Çelebi Medreseleri’nde müderrislik yapan Molla Hüsrev, Sultan II. Murat tarafından Varna Savaşı’ndan önce (1429) kadıas- kerliğine tayin edilmiştir. Molla Hüsrev kadıasker iken babasının (II. Murat) arzusuyla padişah olan Şehzade Mehmet, savaş koşulları nedeniyle bir müddet sonra tah- tı babasına iade edip Manisa’ya gitmek mecburiyetinde kaldığında, kendisine orada eşlik etmeye istekli âlimler bulunamayınca, Şehzade Mehmet’in uygun görmemesine rağmen Molla Hüsrev kadıaskerlik görevinden istifa edip onunla birlikte Manisa’ya gitmiştir. Şehzade II. Mehmet, O’nun bu vefasını karşılıksız bırakmayarak tahta geçince kendisini önce Galata ve Üsküdar Kadısı, daha sonra Ayasofya Müderrisi yapmıştır. “Ebu Hanife gibi” adam diye Fatih tarafından takdir edilen Molla Hüsrev, çok sevdiği Bursa’da bir medrese kurma işleriyle uğraşır- ken Fatih tarafından 1460 yılında Osmanlı Devleti’nin III. Şeyhulislam’ı görevine getirilmiştir. 1480 yılında ölen Molla Hüsrev, ilmi gücü yanında yazdığı şiirlerle de edebi gücünü ispat etmişti. Me- zarı Bursa’da Zeyniler Semti’nde kendi yaptırdığı on bir odalı ve kubbeli olan medresesinin yanındadır. Bu medrese günümüze ulaşamamıştır. Çalışkan bir kişilik olan Molla Hüsrev 11 civarında ilmi eser bırakmıştır.

Muhsine Hatun Mahallesi

Kuzeybatısı Sevgi ve Nişanca Hamamı Sokakları, kuzeydoğusu Türkeli ve Çifte Gelinler Caddeleri, güneydoğusu Ördekli Bakkal ile Üstat Sokakları ve güneybatısı Alişan Sokak ile Kumkapı tren istasyonu ile çevrili mahalledir.

Mahalle adını Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi adına yaptırılan mescitten almıştır. Muhsine Hatun, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa’nın (-ki O’na “Makbul” (beğenilen) “Maktul” (öldürülen) İbrahim Paşa da denirdi.) hanımıydı. Paşa bu mescidi hanımı için 1532 yılında Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Başlangıçta mescit-tekke niteliğinde olan yapı, daha sonra cami-tekke şekline çevrilmiştir. Arada onarımlar görse de en büyük onarımı 18. yüzyılda gördüğü tahmin edilmektedir. İbrahim Paşa Yokuşu ile Çifte Gelinler Caddesi’nin kesiştiği yerde olan caminin en önemli şeyhi, -tekke olduğu dönemlerde- Hasan Zarifi Efendi idi. Ancak bundan sonra silsileyi hangi Şeyhlerin yürüttüğü bilinmemektedir. İbrahim Paşa’nın bu camiyi burada yaptırmasının sebebi, daha önce burada var olan kiliseden dönme bir mescidin depremde yıkılmasından dola- yıdır. Bunun da hikâyesi şöyledir:

Kanuni Sultan Süleyman, Gülşenilik Tarikatı’nın kurucusu Şeyh İbrahim Gülşen’i çok sevdiğinden İstanbul’a davet etmişti. Davete icabet edip gelen Şeyh Hazretleri bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra halifesi Şeyh Hasan Zarif Efendi ile Mısır’a dönmek istemiş; fakat Kanuni çok sevdiği Şeyh’in geleneğinin sürmesi için halifesi Şeyh Hasan Zarifi Efendi’nin O’nun yerinde İstanbul’da kalmasını rica etmişti. Bu rica üzerine Şeyh İbrahim Gülşen, Halife Şeyh Hasan Zarif Efendi’nin İstanbul’da kalmasına müsaade etmiş; Kanuni de bugünkü caminin olduğu yerde kiliseden bozma bir tekkeyi Şeyh Efendiye tahsis etmişti. Akabinde Mihrap duvarının önündeki boş arsaya da yeniçeri tarafından derviş hücreleri de olan bir zaviye yaptırılmıştı. İşte bu mescit ve zaviye depremde yıkılınca Sadrazam İbrahim Paşa buraya hanımı Muhsine Hatun adına bir cami yaptırmıştı. (1532) Bugüne gelene kadar pek çok bakım ve onarım gören cami halen ibadete açıktır.

Nişanca Mahallesi

Kuzeyi Derin Kuyu ve Havuzlu Hamam Sokakları, kuzeydoğusu Soğanağa Cami Sokağı, güneyi Alişan ve Zifir Sokakları güneydoğusunda Nişanca Hamamı Sokağı, güneybatısında Langa Hisarı Sokağı
ve kuzeybatısında Sayvan ve Asya Sokakları ile çevrili alandır. Molla Taşı Caddesi’yle kuzeybatıdan güneydoğu yönünde ikiye bölünen mahalle, Tarihi Yarımada’nın en eski mahallelerindendir.

Nişanca Mahallesi’nin Adı Nereden Geliyor?

Osmanlı Dönemi gözde mahallelerinden biriydi. Mahalle; Muhsine Hatun, Saraç İshak, Mimar Kemalettin, Kâtip Kasım Mahalleleri ve Marmara Denizi ile çevrilidir. Mahalle ismini, Türkeli Caddesi kenarında 1475’te Sultan Fatih’in Sadrazamı Karamani Mehmet Paşa tarafından inşa ettirilen camiden almıştır. Caminin İstanbul’daki önemli depremlerin birinde yıkıldığı ve yeniden inşa edildiği bilinmektedir. İki katlı ve ahşap bir camidir. Avlusundaki mezarlığın arkasında bugün olmayan Yunus Bey Sıbyan Mektebi vardı. Uzun yıllar faal olan mektep, Balkan Harbi’nde Balkan muhacirlerine tahsis edildiği ve kötü kullanıldığı için buradaki eğitime ara verildiği, 1913 yılı şubat ayı teftişindeki kayıtlarda belirtilmiştir. 1920 yılında çıkan bir yangında mektep yanmış ve ortadan kaldırılmıştır. Yine cami çevresinde, 90 öğrencisi olan Tülbentçi Hüsamettin Mektebi ile 65 öğrencisi olan Hekim Sinan Mektebi’nin varlığı bilinmektedir. Bu okullar da 1920’de çıkan bir yangında yanmıştır.

Rüstempaşa Mahallesi

Kuzeydoğusunda Haliç ve Galata Köprüsü, güneydoğusunda Yeni Cami Caddesi, güneybatısında Vasıf Çınar Caddesi ve kuzeybatısında Sabuncu Han Sokak, Hasırcılar Caddesi ve Uzunçarşı Caddeleri ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahalle Eminönü’nün merkezinde yer alır. Megaralılar Dönemi’nin (M.Ö. 667-M.Ö.196) Bizantion’un ilk limanı buradadır. O zamanlar çarşı bölgesi bu limandan başlar, Beyazıt’a kadar uzanır ve Makron Embolan denilen Uzunçarşı’yı oluştururdu. Bizans Dönemi’nde Haliç’e kadar inen surlar zamanla yok olmuştur.

Osmanlı Dönemi

Burası Bizantion’dan beri liman, depo ve ticaret merkeziydi. Fetihten sonra da bu özelliğini sürdürmüştür. Osmanlı Dönemi’nde burası sadece ticari bir bölge değil aynı zamanda Rüstem Paşa ve Yeni Cami Külliyeleri gibi anıtsal, Balkapanı Han, Mısır Çarşısı gibi ticaret, Galata Köprüsü gibi ulaşım eserlerinin inşa edildiği kültürel bir bölgeye dönüşmüştür. Yine Turhan Sultan’ın Türbesi de burada bulunmaktadır. Buraya kimlik kazandıran eser Yeni Cami’dir. Yeni Cami civarında, cami inşaatından önce Hristiyan ve Yahudiler yaşardı. Kilise ve sinagogların yanında bu alanda sadece Yahudilere ait 150 konutun bulunduğu bilinir. Bahçekapı ile birlikte Zindan Kapısı’nda bulunan iskelelere, saray için odun ve canlı hayvan gelirdi. Yine bu sahilde bir de mezbaha vardı. Ayrıca bu iki kapıda asayişi sağlayan iki de kolluk (karakol) bulunurdu. Tabi bu iskeleler sarayın ihtiyaçlarının temin noktasından başka hem yerli hem de yabancı malların (mücevherattan esirlere kadar) getirilip götürüldüğü (tevzi yeri) noktalardı. Örneğin Zindan Han’ın önündeki iskeleye Karadeniz’den yağ ve bal, Mısır’dan keten, kenevir ve baharat gelirdi. Mısır Çarşısı’na adını veren Mısır’dan gelen ve burada satılan kumaş ve baharatlardı.

Buranın geçmişteki önemli özelliklerinden biri de limanda bulunan, başta Galata olmak üzere şehrin bütün kıyı noktalarına ulaşımı sağlayan ve 17. yüzyılda çalışanlarının sayıları 4 bin civarında olan “pereme” denilen büyük kayıklardı.

Fetih’ten sonra Haliç Sahili boyunca yapılan mescitler 1950’den sonra yapılan düzenlemelerle yıkılmıştır. Bunlardan biri de 1813’te inşa edilen bir mescidin yerine Vallaury (Osmanlı Dönemi’nde Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarlık bölümünün kurucusu ve 25 yıl süren ilk mimar hocası Fransız Vallaury’dir) tarafından 1887’de yapılan Hidayet Camii’dir. Eminönü tarihinde karakteristik bir değişikliğe neden olan ve 1845’te Bezmialem Valide Sultan tarafından yaptırılan Galata Köprüsü’dür. (Karaköy Köprüsü) Köprü 1875’te Ethem Paşa tarafından yenilenmiştir. Daha sonra, 1912’den 1990’a kadar kullanılacak olan yeni bir köprü inşa edilmişti. Karaköy Köprüsü, Galata ile Eminönü’nü doğrudan birleştiriyordu. Bu ticaret için büyük kolaylık demekti. Köprü aynı zamanda Batılılaşmanın ve sanayi devrimine katılmanın bir aşamasıydı. Sirkeci İstasyonu, önce atlı daha sonra elektrikli tramvayla değişen İstanbul’un yeni imgeleriydi.

20. yüzyılın başında İstanbul bütünüyle Batı mimarisinin etkisine girmişti. Vakıf Han, Büyük Postane, Hürrem Sultan Hamamı’nın yerine ku- rulan İş Bankası bunlardan birkaç örnektir. Mi- marideki bu yenileşme hareketi ünlü Balık Paza- rı’nın da yıkılmasına neden olmuştu.

Mahallenin İsmi

Mahalle ismini, Kanuni’nin ünlü sadrazamı Rüstem Paşa’nın burada yaptırdığı camiden almıştır. Rüstem Paşa devşirme bir paşamızdır. Hersek’ten çocuk yaşlarında iken devşirilmiş ve Galatasaray Acemi Ocağı’na getirilmiş, oradan da Enderun’a alınarak yetiştirilmiştir. Önce Has Oda ve Rikabdarlık hizmetlerinden sonra “Diyarbakır Beylerbeyliğine” Vali olarak atanmıştır. 1543 yılında bu görevde iken Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’la evlendirilmiştir. Ancak bu o kadar kolay olmamıştır. O sıralarda Mihrimah Sultan’ın taliplerinin ve Rüstem Paşa’nın düşmanlarının çok olması çeşitli dedikoduları yaymıştır. Söylentiye göre damat adayı Diyarbakır Valisi cüzzammış! Oysa Kanuni 1526 yılında Mohaç Seferi’nde padişah silahtarı olarak çok başarılı olan Rüstem’i takdir etmişti. Bunun üzerine hakkındaki söylentinin aslını öğrenmek için Diyarbakır’a bir tabip göndermişti. Tabip yaptığı muayenede herhangi bir cüzzam belirtisine rastlamadığı gibi giysilerinde bir tane biterastlamıştı. Bit ise cüzzamlı hastalarda bulunmayan bir haşereydi. Haber derhal Padişah’a ulaştırıldı. Bu durumda Vali Rüstem Paşa’ya damatlık yolu da açılmış oldu. Bu olayda bitin delil olarak kullanılması devrin şairlerinden birinin diline düşer ve şöyle der:

“Olacak bir kimsenin bahtı kavi, talihi yâr Kehlesi dahi mahallinden anın işine yarar.” (Bir kimsenin bahtı ve talihi açık olunca Biti bile yeri gelince onun işine yarar.) İddialar asılsız olunca Rüstem Paşa derhal

Anadolu Beylerbeyliği’ne tayin edilmiş ve ardından hem üçüncü vezirliğe getirilmiş, hem de Şehzade Beyazıt ve Cihangir’in sünnet düğünleriyle birlikte 1539’da Mihrimah Sultan’la evlendirilmiştir. Damat Rüstem Paşa daha sonra 1541’de dördüncü vezirliğe, 1544’te de Sadaret makamına getirildi. Şehzade Mustafa’nın 1553 yılında azledilmesinden sonra Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa karşıtı olduğu gerekçesiyle Yeniçeriler huzursuzluk çıkarınca, Rüstem Paşa azledilerek yerine Kara Ahmet Paşa getirilmişti. 1555 yılında Kara Ahmet Paşa katledilince Rüstem Paşa Sadrazamlığa tekrar getirildi. 1556 yılında Mihrimah Sultan ölünce (türbesi Üsküdar’daki caminin haziresindedir) yeniden evlendi. Yeni eşinden Osman Bey adında bir oğlu oldu. 1561 yılın- da ölen Rüstem Paşa’nın türbesi de Şehzade Camii avlusundadır. Rüstem Paşa’nın son oğlu kendi yanında Mihrimah Sultan’dan olan oğulları ve kızları da annelerinin yanında yatmaktadır. Kendi ölümünden 5 sene sonra hayatta hiç bir varisi kalmadığından nesli tükenmiştir. Rüstem Paşa gelmiş geçmiş en zengin Osmanlı vezirlerindendi. Öldüğünde muazzam bir servet bırakmıştı. İyi bir yönetici olan Rüstem Paşa şiir ve edebiyattan hoşlanmazdı.

Sadrazam Rüstem Paşa yanında bir tarihçi bulundurup “Tevarih-i Ȃli-Osmanî” adlı eseri yazdırdı. Rüstem Paşa pek çok eser yaptırmış. Eserlerini Mimar Sinan’a yaptırmıştı. Yaptırdığı en önemli eser Rüstem Paşa Cami’dir. Mahallemiz de ismini bu eserden almıştır.

Saraçishak Mahallesi

Beyazıt Semti’nin Marmara Denizi’ne bakan yamacındadır. Kuzeydoğusunda Küçük Haydar

Efendi Sokak ile Tatlı Kuzu Hamamı Sokak, güneydoğusunda Tiyatro Caddesi, güneybatısında Türkeli ile Çifte Gelinler Caddeleri ve kuzeybatısında Mabeyinci Yokuşu, Kâtip Sinan Mektebi ve Tavşanlı Sokaklarıyla çevrili alandır.

Bizans ve Osmanlı Dönemi

Eskiden Eminönü İlçesi’nin Kumkapı Na- hiyesi’ne bağlı idi. Kumkapı ile Beyazıt arasında bir geçiş bölgesindedir. Şehrin Bizans Dönemi’nde önemli tarihi bir limanı olan (Kontoskalion) Kısa İskele, Bizans’tan sonra Osmanlı Dönemi’nde de bir müddet tersane olarak kullanılmıştır.Saraç İshak Mahallesi, denizle olan ilişkisini Kumkapı İskelesi’yle ya da limanıyla sağlamıştır. Bundan dolayıdır ki eskiden mahallenin ortasından geçerek Beyazıt’tan Kumkapı’ya inen ve şimdi adı Mithat Paşa olan caddeye Kumkapı Caddesi denirdi. Bizans Dönemi'nde bu mahalle civarında Rum Kiliseleri bulunurdu. Dolayısıyla yoğun bir Rum nüfusu vardı. Ermeniler o dönemde Sur dışında daha çok Galata civarında yaşarlardı. Ancak Fetih’ten sonra Sultan Fatih Anadolu’dan getirttiği Ermenilerin bir kısmını Kumkapı civarına yerleştirdi ve zamanla kiliseleriyle Rumların arasında yaşamaya başladılar. Bu durumu kabullenemeyen yerli Rumlarla Ermeni cemaatleri arasında uzun süren anlaşmazlıklar yaşandı. Tabi bölgeye Ermenilerlebirlikte Müslümanlar da yerleştirildi. Onlar da mahallede çok sayıda mescit inşa ederek buranın inanç ve kültür çeşitliliğini zenginleştirdiler. Bölgede yaşanan yangınlardan camiler, kiliseler ve mahalle büyük zarar görmüştür. Önceleri bina dokusu ahşap olan mahallenin sık sık yaşadığı yangın felaketlerinden sonra 1850’li yıllarda çıkarılan Ebul-ye Nizamnamesi gereğince bina dokusu kâgirleş- tirilmiştir. Bu semtte kayıkçı ve balıkçı esnafı ile Kapalıçarşı ve Beyazıt çevresinde çalışan tüccar ve zanaatkârlar otururdu.

Mahallenin Adı

Saraç İshak Cami

Mahalle adını Fetih’ten sonra yaklaşık 1488’li yıllarda Saraç İshak Çelebi tarafından Mithatpaşa Caddesi ile Molla Bey Sokağı’nın kesiştiği yerde yaptırılan camiden almıştır. Yapı önce mescit olarak yaptırılmıştır. Saraç İshak Bin Abdullah’ın, bu mescit için 30 bin akçe, çok sayıda dükkân, ev, arazi, mezra ayrıca imam ve müezzinler için de evler bağışlamış olduğu 1546 yılına ait vakıf tahrir defterlerinde kayıtlıdır. 1850’li yıllarda mescidin bir kısmı tekkeye dönüştürülmüştür. Rifai Tekkesi olarak hizmet veren bu mekânın önemli Şeyhleri Mehmet Fazıl Efendi (Ö.1898) ile Vahdeti Efendiler’dir. Tekkenin postnişileri olan bu zatlardan sonra Rifai Tekkesi tekke ve zaviyelerin ya- saklanmasından sonra 1925 yılında kapatılmıştır. Daha sonra mescide bir minber kondurularak camiye dönüştürülmüştür. Önemli zatların medfun olduğu haziresinde, caminin banisi Saraç İshak (Ö.1487) kabri minare- nin yakınında bulunmaktadır. Ayrıca Saraç İshak Çelebi’nin kızının (Ö.1590), Rifai Şeyhi Mehmet Fazlı Efendi’nin (Ö.1898) ve Mevlevi Şemsi Dede’nin (Ö.1857) kabirleri de burada bulunmaktadır. Anlaşılacağı gibi mescit, mahallenin İslamlaşmasında önemli kurumsal destek sağlamıştır. Cami 1956 ile 1975 yıllarında bakım onarım görmüş olup, halen ibadete açıktır.

Sarıdemir Mahallesi

Haliç sularının doğal bir savunma oluşturmasından dolayı tek katlı olarak inşa edilen deniz surlarının iç ve dış kısmı boyunca Atatürk Köprüsü’nden Haliç İskelesi’ne doğru uzanmış; kuzeyinde Atatürk Bulvarı, doğusunda Haliç, güneydoğusunda Zindan Kapısı Caddesi ile Uzunçarşı Caddesi, güneybatısı ise Kantarcılar, Kıbleçeşme ve Ragıp Gümüşpala Caddeleriyle çevrili alandır.

Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre, 13 kişiyle İstanbul’un en az nüfuslu mahallesidir. Bu bölge doğal bir liman olduğundan Bizans ve Osmanlı Dönemleri’nde ticaretin en yoğun yaşandığı bölgedir. Sanayi öncesi toplumda ticari hayatın yoğunluğundan kay- naklanan gürültünün dışında bugüne göre burası sakin bir yerdi. Hatta denilir ki Haliç İskelesi’ne yaklaşan bir geminin çımacısı halatını atarken attığı çığlık Edirnekapı’dan duyulurmuş. Bu gün ise o günü hayal etmekte zorlanıyoruz. Buralarda Sultanlar, üst düzey devlet adamları dâhil çok ender araba kulla- nırlardı. Hastalık dışında araba kullanmak ayıp sayılırdı. Sadece saray kadınları tahtıre-van (yürüyen koltuk) kullanırdı. At da binek aracı olarak ender kullanılırdı. Zaten Sur İçi’nde Gayri Müslimlerin görevli olanlarının dışında Müslümanlar arasında at binmeleri yasaktı. (Bu da, bir Osmanlı subayı gördükle- rinde bindikleri attan inmek kaydıyla idi.)Sarıdemir Mahallesi’nin Haliç Kıyılarında Osmanlı Dönemi’nde iş yerleri ve dükkânla- ra mahsus depolar bulunurdu. Konutlar ise mahallenin iç kesimlerinde idi. Atatürk Bulvarı’nın olduğu alanda ahşap konaklar, evler ve mescitler vardı.

Sarıdemir Mahallesi pek çok kere yangınlara maruz kalmıştır. 1579 Balıkpazarı ve en son 1885 Unkapanı yangınlarından sonra burası atıl kalmış. Bu yıllarda İstanbul’un kuru gıda ve yaş meyve sebzesinin karşılandı- ğı yer olan Yemiş İskelesi ve çevresine “Meyvehoş” denilen hal vardı. Unkapanı-Eminönü arasındaki alan yandıktan sonra atıl kalmış ve hal 1936’da buraya taşınmıştı. Ancak 1986 yılına gelindiğinde İstanbul’un nüfusu 4 mil- yonu aştı. Ve bu yoğunluğa mevcut hal cevap veremeyince bu sefer de buradan Bayrampa- şa’ya taşındı. Osmanlı Dönemi’nde ticaretin yoğun olduğu bu bölgede fiyat ve terazi de- netimi için haftada 3 kez Naib ve Ayak Naibi denetime çıkardı. Yanlış yapan tespit edildi- ğinde cezası kesilir ve hemen arkadan gelen falakacılar kesilen cezayı uygularlardı.

Mahallenin Adı

Mahalle adını fetihten sonra buraya yapılan bir camiden alır. Cami 1460 yılında Sarı Timurci tarafından yaptırılmıştır. O zamanlar mescit olup şehrin İslamlaştırılması maksadıyla yapılan eserlerden biridir. Mahalle bundan böyle Sarı Demirci Mevlana Mehmet Muhittin olarak anılmaya başlandı. Cami halen ibadete açıktır. Kantarcılar Caddesi’nde bulunan caminin minberini 1688’de iki kere İstanbul Kadısı olan ve Eyüp Kadısı iken vefat eden Kadızade Mehmet Efendi yaptırmıştır. Cami 1848,1895 ve 1968’de bakım onarım görmüştür. Bizans Dönemi’nde buraya düzlük anlamına gelen “plateia” denilirdi. Deniz surları kapılarından biri olan Porta Plateia Osmanlı Dönemi’nde Unkapanı oldu. Buğday pazarlarının kurulduğu bölgede, 1324 yılında bu pazarlardan birinin adı Rabia olduğu bilinmektedir.

Mahallenin Kapıları

Haliç’e paralel surun sağında ve solunda oluşan mahalle bu surdan dışarıya açılan kapılarıyla ünlüdür.

Unkapanı

Kapan bugünkü manada bir çeşit antrepodur. Yani devlet tarafından işletilen er- zak deposu. Bu kelime “kab- badan” türetilmiştir. Anlamı “dev terazi” demektir. Her terazi tartıldığı ürüne göre adlandırılmıştı. “Balkapanı”, “Unkapanı” gibi. Bu bölge Bi- zans Dönemi’nde buğday ti- caretinin öne çıktığı bir yerdi. Osmanlı Dönemi’nde buna ilaveten kuyumcu, sirkeci, akideci ve sağrıcı gibi dallarda gelişmeler göstermiştir.

Unkapanı Kapısı

Unkapanı Kapısı Atatürk Köprüsü’nün batı tarafında kalırdı. Bu kapının üstünde bulunan bir şeklin horoza benzemesinden dolayı buraya “Horozlu Kapı” da denirdi. Bu kapıda önceleri üstü kurşun kaplı olan sonra kiremitle örtülen ve taş duvarlardan yapılmış olunan büyük bir un deposu vardı.

Unkapanı Köprüsü

Haliç’in iki yakasını birleştirmek şehir- de yaşayanlar ve şehri yönetenler için tarih boyunca hep arzu edilmiştir. Bu ihtiyaca ilk cevap veren Justinianus idi. İnşa ettirdiği Aghios Khalinikos Köprüsü Eyüp Sütlüce arasında bir yerde olup yeri kesin olarak bilinmemektedir. İkinci bilinen köprü fetih sırasında dev fıçıların ya da yan yana di- zilmiş gemilerin üzerine kirişler çakılmak suretiyle oluşturulan köprüdür. Bu köprü Fetih’ten sonra da bir müddet kullanıl- mıştır. Bu tarihten sonra 19. yüzyıla kadar

Ayazma Kapısı

Haliç’in bir yakasından öbürüne kayıklarla geçilmiştir. 3 Eylül 1836 tarihinde Azapkapı ile Unkapanı arasında ahşaptan bir köprü yapılmıştır. Köprü küçük deniz araçlarının Haliç boyunca geçişine izin verecek şekilde dubaların üstüne oturtulmuştu. Geçiş ücreti alınmadığı için “Hayratiye” adı verilen köprü, Cisr-i Atik adıyla da anılmıştır. 1853 yılında Sultan Abdülmecit tarafından Galata Köprüsü’ne benzer şekilde yeniden inşa edilerek, halkın hizmetine ücretsiz olarak sunulmuştur. 1864 yılında “Mahmudiye”

adıyla anılmaya başlayan köprü, 1865 yılından itibaren araba ve hayvanlar için ücretli hale getirilmiştir. Köprü 1872’de bu kez bir Fransız firmasına demirden yaptırılarak yenilenmiş ve eskisi mezada çıkarılıp satılmıştır. Yeni köprü 1912’ye kadar hizmet vermiştir. Daha sonra burada, İn- gilizlerin 1877’de Galata Eminönü arası ulaşım için yaptığı köprü hizmete alınmıştır. Bu köprü de 1936’da çıkan fırtınada parçalanınca yerine 1940 yılında bugünkü Atatürk Köprüsü inşa edilmiştir.

Ayazma, Rum-Ortodoks inancına göre kutsal kabul edilen sudur. Bu kapının civarında muhtemelen Bizans Dönemi’nde böyle bir su çıktığı için kapı bu ismi almıştır. Daha sonra bulvar oluşturulurken pek çok eserle birlikte bu kapı da ortadan kaldırılmıştır.

Odun Kapısı

Bizans Dönemi’nde Porta Drungari veya Porta Viglae adlarıyla bilinirdi. Liman bölgesinin kapılarından biriydi. Liman bölgesinin genişliği Odun Kapısı ile Bahçekapısı (Porta Neorin) arasındaki mesafe kadardı. Bizans ve Osmanlı Dönemi’nde yakacak ya da kereste olarak kullanılan malzemeler,

genelde Batı Karadeniz Bölgesi’nden temin edilirdi. Deniz yoluyla odun iskelesine gelen malzemeler buradan Tarihi Yarımada’nın muhtelif yerlerine sevk edilirdi. Bi- zans Dönemi’nde bu kapının açıldığı semte Zeugma denildiğinden muhtemelen bu kapının bir diğer adı da Zeugma Kapısı’dır.

Odun kapısının iç girişinin üstüne Grekçe “Ölümü hatırlamak, hayat için iyidir” veciz sözünün yazılı olduğu rivayet edilir. Ayrıca Küçük Pazar’ın üst yamacından gelip Odun Kapısı’nın doğusundan Haliç’e akan bir atık kanalının da varlığından Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde bahseder.

Zindan Kapı ve Caddesi

Haliç kenarının önemli kapılarından- dır. “Zindan Kapısı” ismini, yanında bulunan ve içine borçlarını ödeyemeyen- lerin hapsedildiği bir binadan almıştır. Aynı şekilde bu kapının yanında Bizans Dönemi’nde Ayios Anastasios Manastırı ve Kilisesi de bulunmaktaydı. Bu yapılar 1204-61 yılları arasındaki Latin İstilası’nda soyularak yıktırılmıştır. Ve muhtemelen Zindan Kapısı ismini bu yapılardan da almış olabilir. Fetih’ten sonra burası bir hoşgörü gayreti olarak küçük bir türbeye dönüştürülüp, Hristiyanların ziyare- tine sunulmuştur.Zindan Kapı, eskiden bu civardaki mahallenin adı olup Venedikliler’e ait imtiyazlı bölgenin içindeydi. Bugün bu mahallenin ismi Zindan Kapı Caddesi’yle anılmaktadır. Şimdilerde Zindan Kapının yerinde Zindan Han var ve Baba Cafer Türbesi’ne de buradan geçilir. Zindan Kapı ticaret için önemli bir ulaşım nokta- sıydı. Haliç’ten gelen mallar burada indi- rilir, depolanır ve pazarlanırdı.Zindan Kapı Mahallesi’nin topografya- sı mahalleyi sağlı sollu ikiye ayıran deniz surunun ortadan kaldırılmasıyla ve mey- dana gelen arsaların iskâna açılmasıyla değişmiştir.

Seyyid Ömer Mahallesi

Kuzeyi; Yayla Caddesi ve Ziya Gökalp Sokağı, doğusu; Kızılelma Caddesi, güneyi; Silivrikapı ve Hekimoğlu Alipaşa Caddeleri, batısı; Silivrikapı Yağhane, Karagöz Tekkesi ve Keresteci Veli Sokaklarıyla çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Bu dönemde mahallemiz İm- parator I. Konstantin’in inşa ettirdiği kara surlarının batısında yer alıyordu. Daha sonra İmparator II. Teodosius’un 5. yüzyılın ilk on yılında yaptırdığı kara surlarıyla Suriçi’ne dâhil olmuştur. Yarımadanın nispeten yüksek yerlerinden olan bölge yerleşimden çok, ekilip biçilen bir alandı. Güneyinden, ünlü Avra (Altın) Kapı’ya ulaşan şehrin önemli kara ticaretinin ve imparatorluğun kara yolu ile gelen asker veya resmi protokolün kullandığı Vlanda (Langa) Caddesi (Yolu) geçerdi. Kuzeyinden ise o günkü önemli bir ticaret kapısı ve dini mekân alanı olan Mevlanakapı (Polyandriou)’ya giden yol geçi- yordu.Ünlü Bovis (Öküz) Formu (Aksaray Meydanı) mahallenin güneydoğusunda kalırdı. Bizans şehir yönetiminin XI. bölgesi- ni teşkil eden mahallemizde o dönem, I. bölgede olduğu gibi asiller ve zenginler oturmazdı. Şehrin ilk kurulduğu 4. ve 5. yüzyıllarda buralar çok tenha yerlerdi ve yerleşim yok gibiydi. Daha sonra bazı kaynaklara göre İmparator Anastasius (491-518) tarafından mahallemizin kuzeydoğusunda Altı Mermer (Maki- os) Sarnıcı yaptırılmıştır. Halk arasında Çukurbostan olarak da bilinen sarnıcın o dönemde suyunun Kırklareli’nin Vize ilçesinden getirildiği sanılmaktadır.

Sarnıçta daha sonra sebze yetiştirilmeye başlandığı için adı Çukurbostan olmuştur. 170x147 metre boyutları olan sarnıç, adını güneydoğusunda daha önce inşa edilmiş olan Hagios Mokios Kilisesi’nden almıştır. Ancak bugün bu kilisenin yeri tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca Surp Agop Ermeni Kilisesi Taşköprülüzade Sokağı’nda, Altımermer Meryemana (Panagia) Ortodoks Kilisesi de Hekimoğlu Alipaşa Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Bu kiliselerin varlığından anlaşılacağı üzere Konstantinopol’un kuru- luşundan sonra kısa bir Pagan Dönemi’nin akabinde bölgede Hristiyan Rumlar, Konstantinopol Sultan Fatih tarafından fet- hedildikten sonra da Ermeniler yaşamaya başlamıştır.

Osmanlı Dönemi

İstanbul 1453’te fethedildiğinde, şehir Fetih’ten önce yaşadığı pek çok olumsuzluklardan dolayı dışarıya çok göç vermiş, buralar da bakımsız, sahipsiz ve ıssız kalmıştır. Az sayıda Hristiyan nüfusla birlikte ilgisizlikten harabeye dönmüş birkaç kilise bulunuyordu. Fetih’ten sonra taşradan Müslüman Türk ahali ile birlikte getirilen Ermeni Hristiyanlarla buralar şenlendirilerek mamur hale getirilmiştir. Böl-genin uygun merkezlerinde mescitler inşa ettirilerek, mahallede Türk İslam kimliği oluşturulmaya başlanmıştır. Cami ve mescit merkezli bu kültürel değişimin somut yapılarını tek tek anlatacağız.

Cumhuriyet Dönemi

Fatih’in en yüksek semtleri olan Çapa ve Şehremini’ye sınır olan Seyyid Ömer Mahallesi, deniz seviyesine yakın diğer semtlere göre daha havadardır. Poyraz ve lodos rüzgârlarına açık olan bu semtin uygun yerlerinden Marmara Denizi’nin bütün adaları görülebilir, hatta Uludağ bile!

Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1950’li yıllara kadar İstanbul’un nispeten fakirleri burada yaşardı. Mahallemizin konutyerleşim tarzının büyük ekseriyeti bahçesi, bahçesinde kuyusu olan iki veya üç katlı evlerden oluşurdu. Evlerin her katı eskilerin deyimiyle “iki nohut (küçük oda), bir bakla sofa”dan oluşurdu (Sofa,içinde soba yanan diğer odalara açılan kapıları ile onlardan daha genişçe olan ve topluca oturula- bilen mekânlar demektir).

O yıllarda buralarda hala, bahçe ve bostan faaliyetleri canlı idi. Ancak 1960’lı yıllardan sonra taşradan gelen yoğun nüfus, buranın konut yapısını yoğunlaştırarak değiştirmiştir.

Silivrikapı Mahallesi

Kuzeyi Silivrikapı ile Hekimoğlu Alipaşa Caddeleri, doğusu Kuru Sebil Sokağı, güneyi Koca Mustafapaşa ve Ağa Çayırı Caddeleri ve batısı ise Hisaraltı Caddeleriyle çevrili alandır.

Bizans Dönemi

İmparator Konstantin’in kurduğu ilk şehrin dışında kalan mahallemiz, Konstantinapol’e II. Teodosius’un surlarının yapımıyla (yapım tarihi 408-450) katılmıştır. Bizans Dönemi’nde Silivrikapı’nın adı Porta Pıghı (Pigis) idi. Bizans Dönemi’nde şehrin sur kapıları “Sivil” ve “Resmi” kapı diye ikiye ayrılmıştı. Silivrikapı (Porta Pıghı) halkın kullandığı kapıydı. Bu tür kapılar şehrin içindeki ana yolların dış dünya ile bağlantılarını sağlayan kapılardı. Bu geçitler savaş zamanları kapatılırdı.

Bizans Dönemi’nde önemli bir Hristiyan semti haline gelen Silivrikapı çevresinde bu gün yeri kesin olarak bilinmeyen ve avlusunda II. Theodo- sius’un heykeli bulunan Sainte - Anne adında bir kilise vardı. Bazı rivayetlere göre kilisenin yeri bu günkü Hadım İbrahim Paşa Cami’nin bulunduğu yerdeydi. Silivrikapı aynı zamanda Balıklı Ayazmasına açıldığından kapının güneyindeki “Autemyus” adlı kulenin doğu yüzüne kondurulan kitabeye Grekçe, “Hayat verici kaynağını Allah’ın muhafaza ettiği mukaddes ayazma kapısı 1433 yılında Mayıs ayında Manuel Bryennios tarafından tamir etti-rilmiştir” ibaresi düşürülmüştür. Pek çok önemli olayların yaşandığı yer olan Silivrikapı’ya 927 yılında Bulgar Çarı Simeon gelmiş. O zaman Ruslar, henüz Hristiyan olmamıştı. Çar bu kapıdan ordusuyla şehre girmeye çalışırken Bizanslılarla savaşmış. Ancak şehre girememiş. Şehre giremeyen Simeon bu meydanda bulunan kiliseyi ve ayazmasını yakıp yıkmış. Silivrikapı, 1261 yılında Latin İmparator- luğu’na son veren İmparator Mihail Paleologos’un generali Aleseios Stategopulos’un şehre zorla girdiği kapıdır.

Osmanlı Dönemi

1422 yılında II. Murat, Konstantinopol’u fethi için kuşatırken çadırını bu kapının karşısındaki Balıklı Ayazması alanında kurmuştur. Ardından Sultan Fatih de kuşatma esnasında şahi toplardan birini bu kapının karşısındaki alanda konuşlandırmıştır. Fetihte de olumsuz anlamda etkilenen kiliseyi Sultan II. Mahmut (1808 – 1839) bir fermanla yaptırarak, kiliseyi bugünkü haline kavuşmuştur.

Askeri amaçlı kapılar ise imparatorların, askerilerinin, yerli ve yabancı protokollerin geçişleri için kul- lanılırdı. Örneğin Yedikule, Mevlanakapı, Topkapı ve Edirnekapı gibi kapılar askeri amaçlara uygun olarak düzenlenmiştir.

Fetih’ten sonra Porta Pıghı’nın adı değişmiştir. Osmanlı Dönemi’nde Selivria (Silivri) bölgesinde yetiştirilen tarım ve hayvansal ürünlerin bu (Porta Pıg- hı’den) kapıdan şehre alındığı için; Selivria (Silivri’ye) giden yola açılan kapı işlevinden dolayı adı Silivrikapı olmuştur. Bizans Dönemi’nde şehir hayatının ihtiyaç- ları için ticari ve yerleşim bakımından yoğun bir şekilde kullanıldığından Mevlanakapı ile Silivrikapı arası (Denteron) önemli merkezlerden biri haline gelmiştir. Kara surlarının dışında savunma amaçlı kullanılan içi su dolu ünlü hendeğin üzerinden köprüler ile geçirilirdi. Şu an içi toprakla dolu olan bu hendeğin derin- liği 7 metre, genişliği 20 metre civarındaydı. Suyu yer altı sularından ve kısmen surlara paralel denize akan muhtemelen Çırpıcı Çayırı Deresi’nin kollarından biri olan dereden karşılanırdı.

Fetih’ten sonra sürdürülen iskân politikası gereğiSultan Fatih’in görevlendirdiği Topçubaşı Bala Sü- leyman Ağa tarafından mahalleye Arnavutlar iskân ettirilmiştir. Silivrikapı çevresi ticari emtianın giriş çıkış yeri olduğu için Osmanlı Dönemi’nde de burada bir pazarın olduğu ve bu pazarda Çırpıcı Çayırı civarında üretilen çuha, yazma, kilim ve keçe gibi ürünlerin satıldığı rivayet edilir. Bu kapıdan şehre giren mallar- dan vergi alınırdı. Ayrıca Evliya Çelebi’ye göre burada İstanbul’un en lezzetli yoğurdu (Silivri Yoğurdu) üretilirdi. Yine Osmanlı ülkesinin muhtelif yerlerinde üretilen barut, uzun zaman Silivrikapı ile Yenikapı arasındaki burçların içinde depolanmış ve civarında tütün içilmesi, ateş yakılması yasaklanmıştır.

Yoğun bir şekilde kullanılan Silivrikapı ve çevresinin güvenliğini sağlamak için yeniçerilerin kullandığı ve “kulluk” adı ile bilinen bir de karakolu vardı. Karakol binası bugün Hadım İbrahim Paşa Camii’nin karşısında metruk haldedir.

Kapı 1509 depreminde zarar görmüş, ardın- dan Sultan II. Bayezıt tarafından tamir ettirilmiştir. 17.yüzyılda yaşamış gezgin Eremya Çelebi Kömürcüyan Silivrikapı civarı için şunları yazmıştır: “Yirmi beşinci kapı Silivrikapısı’dır. İç tarafında bir camii, karşısında bir hamam mevcuttur. Kapının dışında Elekçi Dede’nin mezarı bulunmaktadır. Silivrikapı ve Koca Mustafa Paşa semtleri arasında orta halli ve fakir halk oturur. Burada bir mesire yeri olan Ağa Çayırı, Silivrikapı surları önünde uzanan dalgalı bir arazidir. Etrafı birer ikişer katlı bahçeli evceğizler ile çevrilmiştir. Bir köşesinde de “Çayır Tekkesi” yahut “Pazar Tekkesi” adı ile anılan Sünbül Dergâhı ve yanında Ağa Çayırı Mescidi, bir meydan çeşmesi, bir de demir çıngıraklı bir kuyu vardır.”

Silivrikapı’nın karşısında, İmparator I. Leon’un inşa ettirdiği Balıklı Ayazma’sının bakım ve onarımını İustinianus Ayasofya’dan kalan malzemelerle yaptırmıştır. 9. yüzyıla gelindiğinde İmparator Make- donyalı Basil (867-874), ayazmanın yanına “Pighea” adında bir saray inşa ettirmiş ve burada süs için balık yetiştirilmeye başlanmıştır. Bundan böyle burası imparatorlar için bir mesire yeri olmuştur. Evliya Çele- bi’ye göre ise öncesinde Panaia adlı bir manastır olan bu mekânın altın havuz anlamına gelen Hrisupi’den çıkan suyun şifası, dilere destan olmuştur. Kutlama törenleri ünlü olan Uruc-ı İsa Yortusu’na imparator- lar bazen karadan bazen deniz yolu ile gelerek katılır- lardı. Balıklı Yortusu, büyük paskalyayı takip eden ilk cuma günü kutlanırdı. Rumlar akın akın buraya gelir, hatta çoğu kırlarda akşamlardı. Fetih’te, Silivrikapı civarındaki yüksek katlı binalar yıkıldığından bundan sonra buradaki ayinlere duyulan rağbetin ihtişamı azalmıştır. Türklerin de güzel bahçelere sahip olduğu bu bölge, Osmanlı Dönemi’nde de sayfiye yeri olma özelliğini sürdürmüştür.

Silivrikapı’dan dışarı çıkan yolun girişinin solunda sur kapısının yaklaşık 3 metre yüksekliğindeki yerde bir gürz, zincirle kabzasından bağlanılmış halde asılı durur. Yeniçeri baltacılarının kullandığı bu silahın büyüklüğü ve savaş esnasında kullanılmasının yarattığı korkunun hayali bu gün bile insanı ürkütür.

Ulaşım ve Toplu Taşıma

Mahallenin engebeli arazisi ve dar sokakları vardı. Araba kullanmaya çok uygun olmadığından ulaşım için at, yük taşımak için hamallar kullanılırdı. At arabalarını sadece hamama giden kadınlar kullanırdı. Sanayi Devrimi’nde tramvayla tanışan Osmanlı toplumu ile birlikte Silivrikapı da bu imkândan yararlanmıştır. 1911 yılında Aksaray-Davutpaşa-Silivrikapı-Karaköy-Kasımpaşa-Yenişehir-Feriköy hattına bağlanarak ulaşımda rahatlık sağlanmıştır. Bundan sonra otobüs, omnibüs gibi araçlar devreye girmiştir.

Sultanahmet Mahallesi

Kuzeybatısı At Meydanı Caddesi, kuzeydoğusu Kabasakal, Mimar Mehmet Caddeleri, güneydoğusu Marmara Denizi, batısı Şifa Hamamı, Kapı Ağası ve Sultaniyegâh Sokakları ile çevrili alandır. Mahalle Sultan Fatih Dönemi’nden sonra oluşmuştur.

Bizans Dönemi

Hipodrom (At Meydanı)

Hipodrom (At Meydanı), Konstantinapol’ün kalbi idi. Dünyanın bütün yolları Doğu Roma’ya (Konstantinapol) Konstantinapol’ün de bütün yolları Hipodrom’a çıkardı. Romalılar çok sosyal insanlardı ve vakitlerinin çoğunu sokak ile meydanlarda geçirirlerdi. Hipodrom onların çeşitli gayelerle bir araya geldikleri buluşma yeriydi. Hipodrom dünyanın müstesna eserlerinden biridir. İlk olarak İmparator Septimus Severus döneminde inşaatında baş- lanmıştır. Sonra I. Konstantin tarafından biti- rilmiştir. Hipodrom; bugünkü Alman Çeşmesi civarından başlayan Marmara Üniversitesi Rektörlük binasına kadar yaklaşık 420 metre boyunda 120 metre eninde, Rektörlük tarafı oval, Ayasofya tarafı düz ve “Katımsa” denilen kapısı ‘İmparator Locası’na açılan mekândır. İmparator, Hipodrom’a bu cepheden girerdi. Locasına çıkıp elindeki beyaz mendili yere atar ve yarışları başlatırdı. Yaklaşık 80 bin seyirci- nin aynı anda araba ve benzeri yarışları izlediği alanın ortasında, örme sütun, yılanlı sütun, dikilitaş ve Roma’dan getirilen “Dört At” heykeli bulunuyordu.

Hipodrom’da 30 çeşit heykel bulunuyordu

Bu meydanda ayrıca, Antik Çağ’dan kalan ve dünyanın çeşitli bölgelerinden getirilmiş insan, at, aslan, deve, ayı, dişi kurt gibi 30 adet heykel bulunuyordu. Önemli gün ve törenlerde vahşi hayvanların dövüştürüldüğü, şövalyelerin düello sergilediği, akrobatların, ateşbazların gösteri yaptığı ve halkın hanende ve sazendelerin eşli- ğinde şarkılar söyleyip eğlendiği bu meydanın ne yazık ki 1204 Latin İstilası’nda, mermer heykelleri kırılmış, bronz heykelleri de eritilerek madeni paralara dönüştürülmüştür. Hipodrom Latin İstilası’ndan sonra bütün gayretlere rağmen bir daha eski şaşalı dönemlerine dönememiştir ve XV. yüzyıldan sonra hızlı bir gerileme dönemine girmiştir.

Adil Adam Heykeli

Yine bu meydanın ortasında, adı “Adil” olan bir adam heykeli varmış. Heykel tunçtan olup altın suyuna batırılmış. Ancak heykel sıradan bir heykel olmayıp ticari konularda önemli bir değer biçme görevi yaparmış. Şöyle ki; mal satın alma işinde anlaşamayan kişiler, heykelin yanına gelip açık olan avucuna para sayar, heykel avucunu kapattığı anda avucundaki paranın malın değeri olduğu kabul edilirmiş. Bir gün soylunun birinden, değeri üç yüz Düka altın eden bir atı senyörlerden biri satın almak istemiş. Fakat fiyatta anlaşamamışlar. Bunun üzerine Adil Adam heykelinin yanına varıp, avucuna para saymaya başlamışlar. Alıcı senyör, heykelin avucuna 1 duka altın koyar koymaz el kapanmış. Bunun üzerine at el değiştirmiş. Fakat öfkelenen satıcı bir kılıç darbesiyle heykelin kolunu koparmış. Heykel artık işlevsiz kalsa da senyör satın aldığı atıyla eve dönmüş. Fakat bir müddet sonra at ölmüş, geriye değeri 1 Düka altın eden eyeriyle nalları kalmış.

Osmanlı Dönemi

Sütunlar sehrinden minareler sehrine...

Yeşillerle Maviler arasında başlayan ve daha sonra iktidara karşı bir kalkışmaya dönen ünlü Nika isyanı Hipodrom’da başlamış ve 30 bin kişinin öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. Ayrıca I. Konstantin, 11 Mayıs 330’da şehrin açılış törenini de burada yapmıştır.

Bu meydan bir merdivenle Büyük Saray’a bağlanıyordu. Hipodrom’dan Marmara Sa- hili’ne kadar uzanan terasta pek çok kilise, saray ve köşkler vardı. Buranın kiliseleri ve ayinleri ünlüydü. Aynı anda bin kişi çeşmelerden akan bal şerbeti içerek kutlamalara katılabiliyordu. Ünlü Bukaleon Sarayı’nın girişi ise bugünkü Çatladıkapı’nın olduğu yerdeydi. Ortaçağ’ın sonuna doğru saray erkânı buradan Ayvansaray’a taşınınca ilgisizlikten bu ünlü şehir terası harabeye dönmüş ve Osmanlılara geçince de burada yeni mahalleler oluşmuştu. Fethe kadar deprem, yangın ve doğal etkilerle yıpranan Hipodrom’un pembe granit sütunları ve taşları, sırasıyla İbrahim Paşa Sarayı’nda, Süley- maniye Cami inşaatında ve Sultanahmet Cami’nde kullanılmıştır. Konstantinapol sütunlar şehriyken fetihten sonra “Minareler Şehri”ne dönmüştür.

Sururi Mahallesi

Kuzeyinde Vasıf Çınar Caddesi, doğusunda Hocahanı Sokağı ile Türkocağı Caddesi, güneyinde Bezciler Sokağı ile Celal Ferdi Gökçay Sokağı ve batısında Mahmutpaşa Yokuşu Caddeleri ile çevrili alandır.

Süleymaniye Mahallesi

Kuzeydoğusu Fetva Yokuşu, doğusu Uzunçarşı ve Fuatpaşa Caddeleri, güneyi Darülfünun Caddesi, batısı Bozdoğan Kemeri Caddesi ve Kirazlı Mescit Sokağı ve kuzeybatısı Şifahane Sokağı ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Güney ucu Ordu Caddesi’ne, kuzeydoğu kenarı Haliç’e uzanan mahalle, Megaralılar (M.Ö. 650 – M.S. 196) Dönemi’nde Byzantion Surları’nın dışında bulunan mezarlığın yanında boş bir alandı. Byzantion Doğu Roma’nın başkenti olunca İmparator I. Konstantin tarafından surları genişletilmiş ve mahalle, Konstantinapol Surları’nın içinde kalmıştır. Theodosius Dönemi’nde XII idari bölgeye ayrılan Konstantinapol’ün sur içindeki XII. bölgenin dışında kalan XIII. bölümünde yer alıyordu. Megaralılar’dan I. Konstantin’in son dönemlerine kadar pagan ta- pınaklarıyla süslenmiş olan Byzantion, bu tarihten (323) sonra, Hristiyanlığı kabul edince şehirde yavaş yavaş kiliseler imar edilmeye başlanmıştır.

Bu dönemde oluşturulan ünlü Mese Yolu (Divan- yolu Caddesi) mahallenin güney ucundan geçerek Aksaray’a uzanıyordu. Ayrıca II. Theodosius Dö- nemi’nde yapılan ve suyu Bozdoğan Kemeri’nden (Valens) gelen ünlü kutsal çeşme (Nimfeum) ya da ‘Theodosius Gölü’ de (Büyük Havuz) mahallenin Beyazıt Meydanı’na (Tauri Forumu) yakın yerinde bulunuyordu. Yine güneyinde Theodosius ve Tauri Forumu ve Nimfeum’un (Kutsal Çeşme) yanında Aziz Navariler Kilisesi bulunuyordu. Büyük (I.) Konstantin’den I. Justinianos Dönemi’e (527 – 665) kadar inşa edilerek büyütülen şehir, ünlü Nika Ayaklanması’nda (532) yangın ve yıkım felaketine maruz kalmıştır. Bu olaydan sonra şehir büyük bir bakım ve onarım görmüş, Ayasofya gibi dünyaca ünlü bir esere kavuşmuştur. Büyüyen şehirle birlikte mahalle, sivil yapıların çoğunlukta olduğu meskûn bir alana dönüşmüştür.

Osmanlı Dönemi

V. yüzyılda yerleşim faaliyetlerinin yoğunlaştığı mahalle, Nika Ayaklanması’ndan (532) sonra Latin İstilası (1204 – 1261) Dönemi’nde de zarar görmüştür. Bunlardan başka ünlü İstanbul yangınları ve depremleri de mahalle yapılarına zarar vermiştir. Fetih’ten önce bütün Konstantinapol gibi bakımsız ve fakir olan mahalle, Fetih’le birlikte (1453) yeni bir imara ve yeni bir kimliğe (Müslüman Türk) doğru evrilmeye başlamıştır. Osmanlılar Dönemi’ndeki şe- hir yönetiminde mahalle (XVI. yüzyılda) Beyazıt Na- hiyesi’ne bağlanmıştır. Fetih’ten sonra Süleymaniye Mahallesi, Konstantinapol’ün bütün semtleri gibi mimari olarak Türkleştirilmeye ve İslamlaştırılmaya başlamıştır. Fetih’ten sonra ilk saray (Eski Saray veya Saray-i Atik), ardından Süleymaniye Külliyesi burada inşa edilmiştir.

Mahallenin Adı

Kanuni Sultan Süleyman atalarına uyarak, Konstantinapol’ün Osmanlı İslam Medeniyeti’nin başken- ti olması için şehrin üçüncü tepesine Süleymaniye Külliyesi’ni inşa ettirmiştir. Aynı zamanda gayrimüs- limlerin yaşadığı bu mahalleye külliye sayesinde Müs- lüman nüfusu çekerek, demografik yapısını da değiştirmiştir. Osmanlı Dönemi’nde (XVII. yüzyılda) çok gelişen mahallenin sadece Ağa Kapısı’nda 102 iş yeri vardı. Bunlar; berber, kahveci dükkânı, doğramacı, çörekçi, çubukçu, manav, terzi, çilingir, bıçakçı, çamaşırcı, muhallebici, ekmekçi, destari, dökmeci ve kazancı esnaflarıydı.

Süleymaniye Külliyesi

İktidar gücünün zirvesinde olan Kanuni, kendi dönemine kadar yapılamayan büyüklükte (Ayasofya da dâhil) bir cami yaptırmak istiyordu. Bu arzusunu dönemin büyük Mimarbaşısı Mimar Sinan’a iletmiştir. Bunun üzerine Mimar Sinan Süleymaniye Külliyesi’nin inşaatına başlamıştır. Külliyeye cami ile birlikte; sıbyan mektebi, evvel medresesi, sani medresesi, tıp medresesi, bimarhane, (akıl hastanesi) darüzziyafe, (yoksullar için aşevi) tabhane, (erzak ambarı ve mutfak) salis ve rabi medreseleri, (çifte medreseler) dökmeciler hamamı ve darülhadis (yüksek eğitim yapılan yer) yapmıştır. Bunlara ilaveten Kanuni Sultan Süleyman ve Hanımı Haseki Hürrem Sultan ile Mimar Sinan türbeleri de burada yer almaktadır.

Süleymaniye Cami, Mimar Sinan’ın kalfalık eseridir. Akustiği, tezyini ve mimarisiyle dönemin en görkemli yapıtıdır. Üstat Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ şiirinde ifade ettiği gibi O, Osmanlı İslam Medeniyet ruhunun mimari şekle bürünmüş halidir. Dört minaresi, Kanuni’nin Konstantiniye’ninethinden sonraki 4’üncü padişah olduğuna işarettir. On şerefe de Osmanlı’nın 10’uncu padişahı olduğunu ifade eder. Kubbesini taşıyan dört ayak ise dört büyük halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi temsil eder. Kubbe çapı 26,5 metre ve yüksekliği 47,7 metre olan cami, Osmanlı Mimarisi’nin abidevi eseri- dir. Kanuni’nin isteğiyle duvarının ilk temelini dönemin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi 13 Haziran 1550’de atmıştır. İnşaatı 7 yıl sürmüş ve 15 Ekim 1557’de bitirilmiştir.

Süleymaniye Külliyesi arsasının istimlakinde, cami su basmanının inşaatında, akustik ve tezyininde, inşaatın erken bitirilmesinde ve minarelerinden birisinin eğri olmuş algısının düzeltilmesine kadar, çok sayıda hikâyesi vardır. Bunlardan biri de sol taraftaki üç şerefeli olup diğer minarelerden daha parlak olan minare ile ilgilidir. Caminin su basmanı temeli atıldıktan sonra, temelin yerleşmesi için bir yıl inşaata ara verilince nedenini bilmeyenler arasında parasızlıktan dolayı inşaata ara verildiği dedikodusu yayılır. Bu haber İran Şahı’nın kulağına gider. Bunun üzerine Şah, bir elçi ile birlikte bir miktar altın para ve mücevheri Kanuni’ye göndererek; ‘Duydum ki cami inşaatını parasızlıktan bitiremiyormuşsunuz. Gönderdiğim bu yardımla bir an evvel inşaatı bitirirseniz benim de bu işte sevabım olur’ şeklinde dileğini iletir. O esnada da ‘Cevahir Minaresi’ diye bilinen minare inşa edi- liyordu. Kanuni gelen parayı halka dağıttırdıktan sonra mücevherleri de Mimar Sinan’a minare inşaatında kullanılmasını emretmiş. Mimar Sinan da onları minarenin dış yüzeyinde kullanmış. İmparatorluk ihtişamının sembolü olan Süleymaniye Cami inşaatında günde ortalama 2 bin işçi çalıştırılmıştı. İş yoğunluğu artınca sayı 3 bini de buluyordu. Osmanlı Ülkesi’nin muhtelif yerlerindeki tapınak ve kilise kalıntılarından sökülen sütun ve mermer taşlar deniz yoluyla Süleymaniye inşaatına taşınmıştır. İnşaat bittikten sonra hizmete açılan Süleymaniye Külliyesi’nde 770 kişi çalışıyordu. İşte mahalle, adını bu muhteşem eserden almıştır.

Sümbül Efendi Mahallesi

Kuzeyi Ağa Çayırı Caddesi, doğusu Hacı Kadın Caddesi, güneyi Hacı Kadın Caddesi’nin devamı ve Merhaba Caddesi ile Hacı Hamza Mektebi ve Küçük Efendi Sokakları, batısı Hisaraltı Caddesiyle çevrili alandır.

Sümbül İle Kuyu

Sümbül Sinan! Seni ağır Kuyulardan derledim; seni Aşklara, aşklara yolladım Ve tayy-ı zaman

Güzleri vardır
İşte bir söz ağarır dizelerde Bu ‘akşam’dır ve o’dur Sende kalan, sende kalan...

Sümbül Sinan! Bir suyu
Öper gibi geçtin tenimizden
İşte bu, bir kuytuyu
Okşamak ve varolmaktır
Bir dağ kendi gölgesinde kaybolur Ve bir su, bu akar su Yeniden-akmayı öğrenir

Sende duran, sende duran...

Sümbül Sinan! Hüzünler Durmuyor; herşey gelgit... Bir yaprak, kendini sürgit Sana benzetiyor

Bu kuyu, kalbim ve talan-
La birlikte büyüyen kuyu
Kendi dibindeki çiçekle besleniyor Sende solan, senda solan...
Ah, tayy-ı zaman, tayy-ı zaman!...

Hilmi Yavuz

Bizans Dönemi

Sümbül Efendi Mahallesi, II. The- odosius’un 5. yüzyılın başlarında sivil halka yaptırdığı kara surlarıyla birlikte Konstantinopol’un sınırları içine alınmıştır. O tarihe kadar buralar meskûn yerler değildi. Konstantinopol’u kentte imparatordan sonra ikinci kişi olarak gelen ve Vali ile Belediye Başkanı olan Prafectus Urbi yönetirdi. Bu kişi imparatorların Danışma Kurulu (Consistorium)’un da üyesiydi. Yiyecekten güvenliğe, inşaattan, ticarete ve üretime kadar şehirde olup biten pek çok şeyden sorumluydu. Pazarda fiyatları tespit eder, asayişi sağlar ve yargı yetkisini kullanırdı. Makam sahibi olup emrinde çalışanları ve mahiyetinde bir de cezaevi vardı. Pracfectus Urbi ile birlikte kenti yöneten yardımcısı Curator idi. Curator, şehrin bölgelerini yönetirdi. Her bölge (mahalle) yi, polisleri ve itfaiyecileri denetleyen, Dicomagistri denilen yöneticiler vardı. Konstantinopol’ün yönetimi 12 bölgeye (regio) ayrılmıştı. II. Teodosius (408-450) Dönemi’nde surlar son şeklini alınca Konstantinopul’un sınırları kuzey batıya doğru da genişlemiş ve bu yeni bölge XI. bölge olmuştu.

Muhtemelen o zamanlar buralar incir ağaçlarıyla kaplı bir alandı. Sur içine alınan Yedikule Kapısı ile Silivri Kapısı arası, zengin yer altı sularından da yararlanmak suretiyle şehrin sebze ihtiyacını karşılamak üzere, dönüştürülerek bahçe tarımına kazandırılmıştır. Öyle ki Bizans Dönemi’nde şehir kuşatıldığında burada yetiştirilen sebzeler, şehirde yaşayanlar için önemli bir besin kaynağını teşkil ederdi. Osmanlı Dönemi’nde de su kuyularının sayısı arttırılarak bahçe tarımına devam edilmiştir. Altıparmak bostanındaki bir kuyunun derinliğinin 25 kulaç olduğu rivayet edilir.

Osmanlı Dönemi

16. ve 17. yüzyılda bu bölgenin bahçe tarımı ile II. Mustafa’nın Ha- zinedarbaşı Süleyman Ağa, IV. Murat’ın Sadrazamı Bayrampaşa ve II. Süleyman’ın Sadrazamı İsmail Paşa ilgilenmişlerdir. Halen dünyada kadim şehir bostanı olarak faaliyeti sürdürülen çok ender tarımsal alanlardan biridir. Bizans Dönemi’nde bu tarımsal alan civarında muhtemelen bostan tarımıyla ilgilenen bir kısım bahçıvan aileleri ile birkaç kilise ve manastırda ibadet eden papazlardan başka kimseler yaşamıyordu. Osmanlı Dönemi’nde burası ile ilgilenen bazı paşaların yaptırdığı köşkleriyle birlikte, şehrin artan nüfusu inşa edilen tekke ve mescitlerle birlikte bu alanın civarında yerleşmeye başladığı bilinmektedir. Evliya Çelebi’ye göre burası Fatih’in en önemli mesire yerlerinden biriydi. Süheyl Ünverdi hatıralarında, çocukluk yılların- da buralarda Roma kaldırımları, konak kalıntıları ve su hendekleri gördüğünü yazar.

Mahallenin Adı

Yapılan son düzenleme ile birleştiri- len Hacı Hamza ve Ali Fakih Mahallelerinden meydana gelmiştir. Mahallemiz güneybatısında bulunan Belgrad Kapısı ile (Ksilo Kerku Kapısı) Belgrad Kapı Caddesi’ne sur dışına (Zeytinburnu ilçesine) açılır. Kuzeyindeki Silivri (Pe- ges) Kapısı’na kadar batı yönüne açılan başka kapısı yoktur.

Mahallemize adını veren Sünbül Efendi kimdir?

Asıl adı Yusuf Sinan olan Sünbül

Efendi, 1452 yılında Merzifon’da Ka- yabeyoğlu Ali’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. İlköğrenimini burada ta- mamladıktan sonra medrese tahsili için İstanbul’a gelmiştir. Bu sürede ünlü Âlim Efdalzade Hamidüddin’in öğ- rencisi ve ardından mülazım (atanmak için sıra bekleyen müderris) olmuştur. Medrese öğreniminin ilk yıllarında ta- savvufa karşı görüşlere sahipken bir arkadaşı vasıtasıyla Halvetiye tarikatının Cemaliye kolunun piri Cemal-i Halve- ti’nin vaazlarını dinledikten sonra, tasavvufla ilgili görüşleri değişmiş ve Pir Cemal-i Halvetiye intisap ederek, hayatında yeni bir yol olan tasavvuf yoluna girmiştir. Bu esnada adı Şeyhi tarafından “Sünbül” olarak değiştirilmiştir. Üç yıl gibi kısa sayılabilen sürede seyrü sülük dönemini tamamladıktan sonra, Şeyhi tarafından halifelik verilerek irşad için Mısır’a gönderilmiştir. Aradan bir müddet geçtikten sonra bu günkü Koca Mustafa Paşa dergâhında irşad ibadetiyle meşgul olan Şeyh Cemal-i Halveti, 1494’de hacca gitmeye karar vermiştir. Talebesi Sünbül Sinan’a da hac için Mekke’ye gelmesi haberini göndermiştir. Ancak Pir Cema-i Halveti hac yolunda vefat edince öğrencisi Sünbül Sinan’la buluşamamıştır. Bunun üzerine Sünbül Sinan haccını tamamlayıp İstanbul’a Koca Mustafa Paşa’daki dergâha dönmüştür. Şeyhinin vasiyeti üzerine kızı Safiye Hatun’la evlenmiş ve Postnişe oturarak burada irşad faaliyetlerine devam etmiştir.

Sünbül Efendi cuma günleri Fatih ve Ayasofya Camilerii’nde vaazlar verir ve sonunda dervişleriyle Halvetiye zikri yapardı. Rivayete göre bir gün öğrencisi Merkez Efendi, hocasından kızı Rahime’yi ister. Sünbül Efendi de talebesini sınamak için kırk deve yükü altın getirdiği takdirde kızını verebileceğini söyler. Bunun üzerine Merkez Efendi sur diplerinden kırk çuval taş, toprak toplayarak Şeyhi’nin kapısına dayanır. Fakat tevhidhanede çuvallar açılınca ne görülür? Çil çil altınlar. Bu olay karşısında Sünbül Efendi öğrencisinin olgunlaştığını anlar ve kızını verir. Bunun üzerine artık O’nun O’na ihtiyacı kalmadığından dolayı sur dışına çıkmasına salık verir. O da buyruğa uyar ve sur dışında ünlü Mevlevihane kapısının ilerisinde dergâhını kurar. Zaman geçmeye devam eder. Günler- den bir gün Sünbül Efendi kızını merak eder ve Merkez Efendi’nin dergâhına gider. Ayaklarını ocağın içine uzatmış ve onlardan çıkan ateşle dervişlerin yemeğini pişirmeye çalışan kızını görünce, hem damadının hem de kızının boynuz kulağı geçer misali olgunlaştıklarını anlar. Ve Sünbül Efendi bu olayın üzerinden çok geçmeden 1529 yılında vefat eder. Naaşı dergâhın haziresine gömülüdür. Vefatından sonra posta Merkez Efendi oturmuş ve sırasıyla Yakup Germiyani Cem Şah Efendi, Akşe- hirli Cemal Efendi, Maksud Dede, Ke- feli Alaeddin Ali, Çavdarlı Şeyh Ahmet Dede gibi Şeyhler postniş olmuştur.

Şeyh Sümbül Efendi Camii’sinin tarihçesine gelince, bu cami ilk olarak Bizans İmparatoriçesi Theodora (500-548 I.Justinianos’un eşi) tara- fından manastır olarak inşa ettirilmiş- tir. İlk adı Ayios Andreas en te Krisei Manastırı’dır. Adını Bizans halkına Hristiyanlığı ilk tebliğ edenlerden biri olan havari Hagios Andreas en te Kri- sei’den almıştır.

İkonkların (8. ve 9. yüzyıllarda)

dönemlerinde, Paganizme karşı tek tanrılı bir din olarak gelen Hristiyanlığın, zamanla Pagan kültürü ve sanatı etkisinde kalarak o dini andıran bir takım dini heykeller gibi çeşitli sanat eserlerini manastır ve kiliselerde sergi- lemeye başlamaları Hristiyan dinini bozan bir hareket olarak kabuledilmiş ve İconoclast’ları (putkırıcılar), harekete geçirmiştir. Bu esnada meydana gelen olaylarda kilise olarak da hizmet veren Andreas Manastırı da zarar görmüştür. Ardından 13. yüzyılda Latinler Kons- tantinopol’u işgal edince yağmalanmış- tır. 1286 yılına gelince büyük bir bakım onarım görmüştür. Fetihten sonra 1486’da Koca Mustafa Paşa tarafından camiye dönüştürülmüştür.

Koca Mustafapaşa, Sultan Fatih Dönemi’nde Enderun’a alınmış, aldığı eğitim öğretimin sonucunda 1481 yılında Haznedarbaşı, 1482’de Kapıcılar Kethüdası, 1489-92 tarihleri arasında Kapıcılıkbaşı yapmıştır. Devlet de itibar kazanınca o zaman Papa’nın elinde tutsak bulunan, Cem Sultan için Papa’ya verilmek üzere üç yıllık fidye tutarı olan 120.000 altını Sultan II. Bayezıt adına Roma’ya götürmüştür. Bir zaman Cem Sultan’la birlikte kaldıktan sonra, 1495 yılında Roma’dan Napoli’ye giderken Cem Sultan yolculuk sırasında ölmüştür. Olayın ardından İstanbul’a dönen Koca Mustafa Paşa, Sancakbeyiği ve Beylerbeyliği görevlerine geti- rilmiştir. Daha sonra 1499’da İnebahtı Kalesi’ni kuşatarak teslim olmuştur. Ardından Vezir ve Vezir-i Azam olmuştur (1512). Padişahlık, II. Baye- zıd’dan Sultan Selim’e geçince de Vezir-i Azamlığı devam eden paşanın adı, Yavuz’un kardeşleri şehzadelerin katli olayına karışınca, Bursa’da öldürülerek naaşı Pınarbaşı Mevlevihanesi’nin kar- şısına defnedilmiştir.

Şehremini Mahallesi

Kuzeyinde Ereğli Cami Sokağı ile Koyuncu Sokağı, kuzeybatısında Karanfilli Çavuş Sokağı, güneyinde Vezir Caddesi ile Ziya Gökalp Sokağı, güneybatısında Yayla Caddesi, güneydoğusu Kızılelma Caddesi, batısı Mevlanakapı Caddesi ile çevrili alandır.

Ereğli, İbrahim Çavuş ve Deniz Abdal Mahallelerinin birleşerek Şehremini Mahallesi olmuştur. Tanzimat Fermanı’yla başlayan değişim hareketlerinden biri de 1855’de İstanbul’un yerel yönetimine ilişkin yapılan düzenlemedir. Bu tarihe kadar şehrin hizmetiyle ilgilenen İhtisap Nezareti Kurumu kaldırılarak, onun yerine Tan- zimat Yüksek Meclisi’nin kararıyla Şehremaneti kurulmuştur. Bugün semte ismini veren binanın yerini maalesef bilmiyoruz. Kırım ve Rumeli’de topraklarımızı kaybedince oralardan ve Karadeniz’den gelenlerin iskân ettirildiği bu bölge, o zamanlar çayırlık bir alandı ve iskânlarla birlikte bölgede tek katlı kerpiç evler inşa edilmeye başlamıştı. Yerlilere ve Karadenizlilere rağmen bölgede çoğunluğu Tatarlar oluşturmaktaydı. 1950’lere kadar bugünkü Başvekil Caddesi’ndeki evler gecekondu niteliğinde idi. 1950’den sonra İstanbul’a başlayan yoğun göç buranın da ahşap dokusunu bozarak, yüksek katlı binalara dönüştürmüştür. Buranın bağlık-bahçelik ve mesire yeri vasfı Bizans’tan 950’lere kadar korunmaktaydı. Daha sonra yapılan yol çalışmalarıyla birlikte bugünkü Şehremini Meydanı açılmıştır. Meydanın sağ tarafında yer alan belediye garajı da eskiden bostanlıktı.

Şehsuvar Bey Mahallesi

Kuzeyinde Kadırga Limanı Caddesi ile Tütüncü Sokağı, doğusunda Kadırga Meydanı Sokağı ile Dönüş Sokağı, güneyinde Marmara Denizi, batısında Ördekli Bakkal Sokağı ve Üstad Sokağı ile çevrili alandır.

Mahallenin Semtleri

Kadırga

Tarihi Bizantion’a kadar uzanan önemli bir liman semtidir. Bizans Dönemi’nde Julia- nus Limanı olarak bilinen bu semt, Fetih’ten sonra Ermeni ve Rum cemaatlerinin yerleşim yeri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin iskân poli- tikasının etkisi günümüze ulaşan sivil mimari örneği binalardan da anlaşılmaktadır. Ticari bir liman olan Kadırga, Piyer Loti, Kumkapı ve Gedik Paşa Caddelerine hizmet ederdi. Kadırga, hem yelkenli hem de kürekle hareket ettirilen eski savaş gemilerine verilen addır. Fetih’ten sonra donanma gemilerinin bu limanda demirlemelerinden dolayı Osmanlı Dönemi’nde buraya Kadırga denmeye başlanmıştır. Bizans Dönemi’nde burada forsaların barındırıldığı bilinmektedir. 200 – 300 civarında kürekli gemiyi alabilecek kapasitede olan liman, Sultan Fatih Dönemi’nde küçük gemiler için iskele olarak da kullanılmıştır. Bunun haricinde liman gemi imalatı için de kullanılmıştır. Zamanla burası yetersiz gelince tersane Yavuz Sultan Selim tarafından 1515’te Haliç’e taşınmıştır. O zamana kadar gemi inşaat işinin yapıldığı Gelibolu Tersanesi, böylece ikinci plana düşmüştür. Süreç içerisinde sadece küçük gemiler için kullanılan liman, 1550’li yıllarda etrafı duvarlarla sarılmış ve civarında yaşayan ev kadınlarının çamaşır yıkadığı bir yer haline gelmiştir.

Daha sonraları doldurulan bu liman oluşturduğu meydan ile Kumkapı arasındaki alanda, özellikle Cinci Meydanı’nda (bugün Cundi dediğimiz yerde) at koşturulur, ok atılır, cirit oyunları sergilenirdi. 1950’lerde İstanbul’un bayram yerlerinden biri olan bu meydanda; karagözcüler, tuluatçılar ve cambazlar hünerlerini gösterirlerdi. Bugün bu alanda spor tesislerinin olması geçmişteki kullanımıyla ilgilidir. Ayrıca 17. yüzyılda Kadırga Meydanı civarında ahşap kulübelerde oturan Çingenelerin genel ahlaka aykırı işlerle meşgul olmalarından dola- yı Köprülü Mehmet Paşa tarafından kulübeleri yıktırılmış, İstanbul’un diğer semtlerine sürülmüşlerdir.

Kumkapı

1819’da çıkan bir yangından sonra yapılan enkaz kaldırma çalışmaları sırasında burada 1263 yılında İmparator VIII. Mihail Paleologos tarafından bir tersane inşa edildiği anlaşılmıştır. Ancak bu tersanenin limanın zamanla dolmasıyla birlikte bu kez de şehre kum getiren gemilerin iskelesi olmuştur. İlk zamanlar adı küçük iskele anlamında “Kontoskalion” olan bu liman, Osmanlı Dönemi’nde “Kumkapı” adıyla anılmaya başlanmıştır. Liman olarak işlevini kaybedince burası doldurularak 16. yüzyılda iskâna açılmıştır. Bölgenin deniz ulaşımı bundan böyle iskelelerle sağlanmıştır. 19. yüzyıla kadar Osmanlı donanması buranın açıklarında demirlerdi. Burada yaşayanların geçim kaynağı ise kayıkçılık ve balıkçılıktı.Ermenilerin, Samatya’dan sonra Kumkapı’da yoğunlaşmasının ardından Samatya’daki Surp Kevork Kilisesi’nde bulunan Patriklik, 1641’de Kumkapı’daki Surp Asdvadzın Kilisesi’ne taşınmıştır. Ancak burada birbirleriyle çok barışık yaşamayı beceremeyen Ermeni ve Rum cemaatleri arasında tarihte “Kumkapı Partisi” denilen olaylar yaşanmıştır. Bu olayların neden lerinden biri, Fetih’ten önce İstanbul’da yaşamalarına izin verilmeyen Ermenilerin, Fetih’ten sonra Rumlarla aynı statüye kavuşmaları sayılabilir. Ermeniler için bir kültür merkezi olan bu mekânda, 17. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın ilk yarısına kadar üç adet matbaa kurulmuş ve çeşitli dini ve tarihi kitaplar basılmıştır. Bölgede, Ermeni cemaatiyle beraber Ortodoks Rum cemaati de vardı. Nüfus bakımından üçüncü durumda olanlar ise Müslümanlardı. Rumlar, semtin gelişimine katkı sunan Ayia Kiryaki ve Panayia Elpida kiliselerinin sahibi idi.

Tahtakale Mahallesi

Kuzeydoğusunda Hasırcılar Caddesi, güneydoğusunda Sabuncuhan Sokak, güneybatısında Vasıf Çınar Caddesi ve kuzeybatısında Uzunçarşı Caddeleri ile çevrili alandır.

Tahtakale deyince akla ticaret gelir. Gerçekten hayatın hızlı aktığı bu mahalle, Bizans Dönemi’nden beri depolamanın ve ticaretin yoğunlaştığı bir yerdir. İlk dönemlerinde Venedikliler’le başlayan koloni faaliyeti evrilerek günümüze kadar gelmiştir. O dönemde buralarda balık ve baharat pazarları vardı. Bölge, Galata ile Tarihi Yarımada’nın ticari ilişkisini sağlardı. Bu ilişkiyi sağlayan bir de iskelesi vardı. Venedikliler’den sonra bu iskele Yemiş İskelesi olarak görevine devam etmiştir. Dükkân ve binalar bu iske- lenin çevresinde idi. Latinler bu iskeleye Scala Sycena (Galata İskelesi) olarak adlandırırlardı. Bu iskelenin Galata tarafındaki karşılığı Porta Perema (Balık Pazarı Kapısı) iskelesiydi.

Mahallenin İsmi

Tahtakale isminin nereden geldiği konusunda pek çok rivayetler vardır. Bunlardan biri mahallenin Eski Saray’ın alt bölgesinde bulunmasından dolayı buraya “Tahte’l Kal” denildiğinden, bu ismin daha sonra halkın dilinde “Tahtakale”ye dönüştüğü yönündedir. Bir diğer ihtimal ise; burada gözetleme amaçlı bir tahta kulenin var olmasından ya da Evliya Çelebi’nin anlattığı gibi Cerrah Mehmet Paşa’nın buradaki ahşaptan yapılı ve etrafı duvarlarla çevrili olan sarayından ötürü bu adı almış olabileceğidir ki o saray daha sonra Kösem Sultan tarafından yıktırılarak yerine Büyük Valide Han yaptırılmıştır. Son ihtimal de, buranın Venedikliler tarafından; bir duvarla şehirden ayrılmış olması ve fetihten sonra bu duvarın varlığın- dan dolayı mahalleye “Tahte’l Kal” Kale Altı denmesidir.

Sosyal ve Ekonomik Hayat

Sultan Fatih İstanbul’u aldıktan sonra Rumeli ve Anadolu’dan beş bin aile getirerek Tarihi Yarımada’ya yerleştirtti. Bunlardan Gazze ve Remle’den gelenleri (Bunlara Tahtakale Arapları denirdi) Tahtakale’ye yerleştirtmişti. Bölge, bundan sonra tarihi kimlik bakımından en büyük katkıyı Kanuni Sultan Dönemi’nde kazandı. Şehzadebaşı, Süleymaniye ve Rüstempaşa Camilerinin cazibesiyle Haliç’ten ge- lenler bu bölgeyi geçiş alanı olarak kullanmaya baş- lamışlardı. 16.yüzyıldan itibaren ticaretin merkezi ve sarayın erzak deposu olmasından dolayı buraya Balkapanı Han, Çukur Han, Papazoğlu Han, Kızıl Han, Burmak Han, Halil Han, Tanburacı Han, Mustafa Paşa Han, Silahtar Han, Kurukahveci Han, Kanza Han, Sanoğlu Han, Bozkurt Han ve Yemiş Han gibi ticari binalar inşa edildi. Bunların yanında Bezzani Cedit, Rüstempaşa, Yavaşça Şahin Mehmet Ali Paşa Camileri, Hatice Sultan ve Tahtakale Çeşmeleri gibi eserler de yapıldı. Her türlü alışveriş, hem gezerek hem de eğlenerek yapılıyordu. Meyhane gibi yeme içme mekânları vardı. Eğlendirici etkinliklerin yapıldığı, ayyaşların, sarhoşların, ediplerin, şairlerin, yankesicilerin yaşadığı, börekçilerin, kavurmacıların, turşucuların, şerbetçilerin, helvacıların, dilim dilim kavun, karpuz satıcılarının, hayalci ve kuklacıların, sihirbazların, ip cambazlarının, yılan yutanların, muska yazanların, müneccimlerin ve hokkabaz gibi her sınıftan meslek erbabının yaşadığı bir semtti. Yine çiçekçilerin, baharatçıların hatta kılıç kalkan ekibinin bulunduğu bir yerdi.

Tahtakale; Kahvenin İlk Mekânı

1555 yılına gelindiğinde ise Halep’ten gelen Hâkim, Şam’dan gelen Şems Tahtakale’de birer tane kahve dükkânı açmışlar. Böylece Türkiye’de kahvenin ilk mekânı Tahtakale’de açılmış oldu. Tahtakale’nin bunlardan başka meşhur olan bir de hamamı vardı. Hamamın kadınlar bölümünde kadın şarkıcılar, cengiler, orta oyuncular müşterilerini eğlendirirlerdi. Bu dönem burası İstanbul’un eğlence merkezi gibiydi. Öyle ki şehrin herhangi bir yerinde bir eğlence tertiplendiğinde köçekler, Tahtakale’deki Kadılar Kahvesi’nde bulunan kolculardan temin edilirdi. Tahtakale Hamamı bir Fatih Dönemi eseri olup, Balık Pazarı Kapısı’nın hemen arkasında yer alırdı. Tahtakale; yangınları ile de meşhur bir mahalledir. 1726 Pişkeşçi (hediye) Han’da başlayan yangın çevre hanlarla birlikte Tahtakale Hamamı’nın bir kısmını yakmıştı. 1808’de Kadı Han’da, 1925’te Balkapanı Han’da başlayan yangınlar yine büyük zararlara neden olmuştu.

Taya Hatun Mahallesi

Kuzeyinde Çakmakçılar Yokuşu, doğusunda Mahmutpaşa Yokuşu, güneyinde Mahmutpaşa Yokuşu’nun devamı ve Kapalıçarşı, batısında Tığcılar Sokağı ile çevrili alandır.

Topkapı Mahallesi

Doğusunda Adnan Menderes Bulvarı, kuzeyinde Zeytinburnu ilçesine sınır olan surlar, batısında Turgut Özal Caddesi, güneyinde Bezm-i Âlem Sokak ve Vakıf Gureba Hastanesi ile çevrili alandır. 2009 yapılan yasal düzenlemelerle Beyazıtağa Mahallesi’nin bir kısmı ile Fatma Sultan ve Arpa Emini Mahalleleri de Topkapı Mahallesi’ne dâhil edilmiştir.

Bizans Dönemi

Topkapı Mahallesi’nin fiziki varlığı II. Teodosius’un yaptırdığı (410-442) surlara dayanır. O tarihte yapılan surlara Bayram- paşa tarafından bir kapı inşa edilir. Bugün kü Sulukule Caddesi başındaki bu kapı, böylece ‘Romanos’, ‘Pempton’ ve ‘Poste Charisius’ isimleriyle anılmaya başlar. Topkapı, Edirnekapı ve ünlü Altın Kapı (Porta Aura) veya Yıldızlı Kapı’dan sonra, ünlü Mese Yolu’na olan yakınlığından dolayı ikinci dereceden bir öneme sahiptir. Topkapı, Bizans Dönemi’nde şehir bakımından önemli bir ulaşım kontrol noktası idi. Rumeli’den gelen yük hayvanları ile mekkârecilerin (hayvanlarla taşımacılık yapanların, katırcıların) şehre giriş - çıkış kapısıydı. Zira o dönemde herkes her kapıdan şehre giriş - çıkış yapamazdı. Altın Kapı ise kralın ‘Zafer Kapısı’ ya da ‘Protokol Kapısı’ydı. İstanbul’a karadan gelen malların giriş ka- pıları, Edirnekapı, Topkapı ve Silivrikapı’ydı. Topkapı’nın bu işlevselliğine ek olarak, bu çevrede yeni oluşan yerleşim yerine de açılıyordu. Bu kapının civarındaki nüfus yo-

ğunlaşmasından dolayı buraya, Aziz Romanos adına bir manastır yaptırılarak Bizans Dönemi’nde ilk yerleşim başlatılmıştır. Bunu daha sonra Aya Nikola Kilisesi takip etmiştir. Bizans Dönemi’nde bir yerleşim yerine dönüşen Topkapı’nın gelişimi, Osmanlı Dönemi’nde de devam etmiştir. Ayrıca süreç içerisinde bölgede artan Ermeni nüfusa bağlı olarak 17. yüzyılın başlarında bugünkü Sulukule Caddesi başında Surp Nigoğayos adında bir de Ermeni Kilisesi inşa edilmiştir.

Osmanlı Dönemi

Topkapı İsmi Nereden Geliyor?

İstanbul’un fethi, Sultan Fatih’e kadar bütün Osmanlı Han’larının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu gaye uğruna II. Murat Han da İstanbul’u kuşatmış ve surları döven toplarını surun Bayrampaşa tarafında; Bayrampaşa (Li- kos) Deresi ile Topkapı arasında konuşlandırmıştır. Daha sona oğlu Sultan Fatih de Şahi toplarını burada konuşlandırmıştır. Savaşta en çok tahrip edilen surlar buradakilerdi. Fetihten sonra da önemli miktarda ateşli silahlar burada depolanmıştır. Böylece buranın da adı Topkapı diye anılmaya başlanmıştır.

Fetihten sonra, fetihten önce şehri terk eden Rumlar’ı, kalan Rumlar da takip etmiştir. Bunun üzerine Sultan Fatih, şehri iskâna açmıştır. Önce Mora ve Ege Adaları’ndan, bunları takiben Trabzon, Sinop ve Samsun’dan Rumları getirip iskân ettirmiştir. Fetihten önce de Rumlar’ın yaşadığı yer olan Topkapı, böylece fetihten sonra da Türkler’in yanında küçük bir mahalle oluşturacak çoğunluğa erişmiştir. Ermeniler ise fetihten sonra gelmişlerdir. Erkekleri elek imalatı ile uğraşır, kadınları da bu elekleri ev ev dolaşıp satarlardı. Bunların yanında Ermeni Çingeneleri de hatırlamak gerekir. Bunlar da kalbur imalatı ve satışı yaparlar, Rum Çingenelerinden daha üstün kabul edilirlerdi. Çünkü Rum Çingene kadınları evlerde hanendelik, sokaklarda oyunculuk yaptıklarından hoş karşılanmazdı. Ayrıca Edirne - İstanbul arasında taşımacılık yapan Ermeni katırcılar da burada ikamet ederlerdi. III. Ahmet Dönemi’nde çok sayıda Ermeni’nin Müslüman olduğu da bilinmektedir. Ermeni Kilisesi’nin olduğu yerin civarında 1818 yıllarında 280 hanenin Ermeni evi olduğu tahmin edilir. İstanbul halkının yerleşim tercihi sahil boyu olduğundan ve sürekli çıkan yangınlardan dolayı şehir surlara doğru büyüyememiştir. Semtin nüfus artışı 1960’lardan sonra gerçekleşmiştir.

Çapa İsmi Nereden Geliyor?

Bugünkü Çapa semtinin olduğu yerin adı, 1930’lu yıllara kadar çizilen bütün Fatih haritalarında “Şehremini” olarak geçer. Bu isim, bu bölgeye Vakıf Gureba Hastanesi Çocuk ve Kadın Doğum Kliniği’nin ve Çapa’daki (eski Şehremini) İstanbul Tıp Fakültesi’nin depolarına; Haseki’de faaliyet gösteren II. Kadın Doğum Kliniği’nin taşınmasından sonra oluşmuştur. Şöyle ki, artık bu bölge çocukların dünyaya geldiği,yani “göbeklerinin kesilerek” yeni bir hayata başladıkları semt olmuştur. Çocuk göbeğine Rumca ve Lazca’da “Çıpa” denir. Halkın dilinde “Çıpa”, “Çapa”ya dönüşerek semtin yeni ismini oluşturmuştur. Aksi iddia edildiği gibi gemi çapası veya Roma Dönemi’nde ızgara biçiminde demir mazgalların üretildiği yer anlamında “Zappa”dan evrildiğini iddia etmek doğru değildir.

Yavuz Sinan Mahallesi

Kuzeybatısı Atatürk Bulvarı, kuzeydoğusu Sarı Demir Mahallesi, güneydoğusu ise Atlamataşı ve Küçükpazar Caddeleri ile çevrili alandır.

Bizans Dönemi

Mahalle I. Konstantin’in kurduğu Kons- tantinopol’un sınırları içindeydi. Şehrin kuruluşundan itibaren önemli bir doğal liman olan Haliç kenarında bulunan mahalle, deniz ticaretinin yapıldığı merkezin hemen yanı başında, buğday ambarlarının un değirmenlerinin bulunduğu yerdeydi. Deniz yoluyla gelen her türlü ürünlerin depolandığı, bu adla anılan kapanlarının olduğu ve yoğun bir ticari hareketin yaşandığı mahalle, Bizans Dönemi’ndeki idari yapıda VII. bölgenin doğu kısmını teşkil ediyordu. Kapan “kaban” sözcüğünden türetilmiş “dev terazi” anlamına gelirdi. O dönemde burası “Platea”(Düzlük) adıyla bilinirdi. Deniz surlarının buradaki kapısına da Porta Platea denilirdi. Bu ad, Osmanlı’da Unkapanı’na dönüştü. Daha çok kuru gıda ticareti ve ulaşımı ile balıkçılık gibi mesleklerle ilgilenen halkın yaşadığı bir mahalle idi. Bu merkezden şehrin diğer bölgelerine yük, at arabalarıyla taşınırdı. Eski İstanbul’da sultanlar, saray kadınları ve hasta olanların dışındakiler araba kullanmazdı. Hasta olmadıkça araba kullanmak ayıp sayılırdı. Saray kadınları çoğu kez tahtırevan (koltuk-taht) kullanırlardı. Araba ancak yük taşımacılığında kullanılırdı. Gayri Müslimlerin at binmesi yasaktı. Ancak bunlardan hekim olan veya başka önemli görevli olanları at kullanabilirdi. Ancak Osmanlı subaylarını gördükleri yerde, atların- dan inip selam vermek zorundaydılar.

Osmanlı Dönemi

Bölge Bizans Dönemi’nde olduğu gibi Osmanlı Dönemi’nde de şehrin iaşesinin temin edildiği önemli bir merkezdi. Yavuz Sinan Mahallesi de bu bölgenin çeperini oluştururdu. Fetihten sonra başlatılan değişim faaliyetleriyle bölge, bir yandan Osmanlı coğrafyasının deği- şik yerlerinden getirilip yerleştirilen tüccar ve zanaatkârlarla sosyal doku, diğer yandan imar faaliyetleriyle fiziki doku bakımından dönüştü- rülmüştür.

Osmanlı Dönemi’nde buralarda hayvan gücüyle çalışan değirmenler yapmışlardır. Daha sonra buhar gücü ve elektrik keşfedilince bu tür değirmenler inşa edilmeye başlanmıştır. Bu günkü Atlamataşı Caddesi üzerinde bin metre karanlık alanda 1870 yılında güneydoğusu iki katlı diğer yerleri tek katlı, değirmen, fırın ve üst katı yatakhane olmak üzere “Beylik Değirmeni” ya da “Belediye Değirmeni” adıyla bir kompleks kurulmuştur. İstanbul Mefruşatçılar Çarşısı yapılırken bu yapı topluluğunun kuzeybatısındaki lojman kısmı yıkılmıştır. 1980 yılında geri kalan kısmını Ticaret Borsası, arsayı otopark olarak işletmek için almıştır.

Mahallenin Adı

Yavuz Er Sinan

Hikâyeye göre bir gün Sultan Fatih kılık değiştirerek şehir dışına çıkmış, yalnız başına uzunca bir süre denetim yaparken vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Akşam olunca şehre dönmeye karar vermiş. Ancak şehrin kapısına geldiğinde hava iyice kararmış. Şehrin kapısı da kural gereği kapanmış. Fatih burcun kapısındaki nöbetçiye seslenerek kapıyı açmasını istemiş ama nöbetçi hiç oralı olmamış. Kendisinin Sultan Fatih olduğunu söylemiş ancak nöbetçi çetin ceviz çıkmış yine de hiç oralı olmamış. Bu sefer Fatih ısrarında hiddetlenmiş, Sultan Fatih’in bu sert çıkışı karşısında nöbetçi asker, bu gelen yolcunun farklı biri olduğuna kanaat getirerek burçtan inip kapıyı açmış. Karşısında Sultan Fatih’i gören asker büyük bir mahcubiyetle Sultan’ı selamlayarak buyur etmiş.

Askerin bu görev sadakati Sultan’ın öfkesini yenmiş, hatta takdir ederek askere “Sen ne yavuz er imişsin!” Dile benden ne dilersen!” demiş. Asker de o dönem imar bakımından bir İslamlaştırma sürecini yaşayan Fatih’e ken- di adına bir mescit yaptırmasını istemiş. Bu hikâye böyle anlatılmakla beraber Yavuzer Sinan’ın fetihten sonra Kütahya’dan İstanbul’a gelen Sultan Fatih’in alemdarlarından (San- caktar veya Bayraktar) olduğu bilinir. 1484 yılında bu mescidi bugün Yavuz Sinan Cami Sokak’taki yerinde inşa ettirmiştir. Cami zamanla Sağrıcılar (Sağrıç: İçine süt sağılan iki kulplu toprak kap) adıyla da anılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Yavuzer’in torunu olduğunu yazar. Evliya Çelebi’ye göre fetihte, dedesi caminin olduğu yeri ganimet mallarıyla aldıktan sonra bu camiyi yaptırır ve caminin akarı için 100 tane dükkân vakfeder.

İstanbul’un fethinde fethe manevi destek vermek amacıyla Akşemsettin, Sivas-ı Kara, Molla Gürani, Emir Buhari, Molla Fenari, Cübbeli Ali gibi 70 kadar manevi şahsiyetler vardı. Bunlardan biri de Horosi Dede’ydi. Horosi Dede, Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin dervişlerinden olup, Hacı Bektaş-i Veli ile Horosan’dan İstanbul’a gelmiştir. Bu zat fetih süresince fethe katılan askerleri sabah namazı için horoz sesiyle uyandırmasıyla ün- lenmiştir. Rivayete göre kuşatma sırasında şehre Unkapanı civarından girdiği için Unkapanı Kapısı’na Horoz Kapısı denmiştir.Evliya Çelebi’nin dedesi Sinan Yavuzer, Sağrıcılar çarşısı içinde bir mescit yaptırarak bu yapıyı Horosi Dede’ye ve onun gibi Allah dostlarına bağışlamıştır. Horosi Dede vefat edince de Naaşını Yavuzer Sinan Cami’nin avlusuna defnetmiştir. Yanına bir de şadırvan yaptırmıştır.

Yavuz Sultan Selim Mahallesi

Kuzeyi; Camcı Çeşmesi Yokuşu ile Fener İskele Yolu, doğusu; Haliç, güneyi; Karadeniz Caddesi, Aydınbey, Aralık ve Seferikoz Sokakları, batısı; Haliç ve Yavuz Selim Caddesi ile Ali Naki ve Molla Bey Sokakları, kuzeybatısı Debbağ Yunus Cami, Soğuk Tulumba Sokakları ve Mismarcı Yokuşu ile çevrili alandır. Mahalle; sahip olduğu uzun bir Haliç sahilinden Manyasızade ve Daruşşafaka Caddelerine, Yavuz Sultan Selim Cami yanındaki Çarşamba Çukurbostan (Kurubahçe: Xerokipion) ile Fatih Cami’nin kurulu oldukları tepeye doğru kısım kısım sert denilebilecek bir şekilde İstanbul’un beşinci tepesine doğru yükselir.

Bizans Dönemi

Haliç, M.Ö. 500’lü yıllardan M.S. 400’lü yıllara kadar yani Konstantinopol’den önce Byzantion iken Tarihi Yarımada Fatih; Karadeniz’den Akdeniz’e ve tersi yönde boğazı sayesinde ticareti kontrol ederken, Haliç doğal bir liman olarak çok önemli bir görev görüyordu. Bu doğal üstünlük Bizans Dönemi’nde stratejik bir boyuta ulaşarak devam etmiştir.

Haliç’in iki yakası Bizanti- on’dan önce ve Bizantion Dönemi’nde incir ağaçlarının yoğun olduğu, tarıma geçilince de kısmen tarım yapıldığı, yaşayanlarının ba- lıkçılıkla geçindiği, özellikle Haliç’te bol palamudun avlandığı bir yerdi ve Boğaz’da, o dönemde de olan büyük balık akınlarında çok balık tutulurdu. Öyle ki nüfusu yirmi bin civarında olan Byzantion’un iktisadi hayatında balık avcılığı çok önemliydi. Bu öneme işaretle şehrin o zamanki bir başka adı da “Ton Balığı Metropolisi” idi. Doğal liman olmasından dolayı şehrin önemli limanları (iskeleleri) bu kıyı boyunca oluşturulmuştu. Haliç; Kâğıthane Deresi ile Alibey- köy Deresi’nden beslendiği için balıkların yaşamasına elverişliydi. Yerleşim de bu iki derenin denize kavuştuğu yerlerde kurulmuştu.

Bu dönemin Byzantion’unda hayat; balıkçılık, tarım ve ticarete dayanıyordu. Doğal bir liman olan Haliç’in kıyı kesimi de balıkçılık ve deniz ticareti için elverişliydi. Ancak M.Ö. yaklaşık 7. yüzyılda başlayan bu uluslararası ve bölgesel ticaretin merkezi bugünkü Eminönü, Çemberlitaş ve Ahırkapı ile sınırlı idi. Bu hareket mahallemizin bugünkü sınırlarına gelebilmesi için II. Theodosius’un (408-450) Konstantinapol’ünü beklemek gerekirdi. Mahalle; İmparator I. Konstantin’in kurduğu şehrin surlarının dışında kalmıştır. Şehre dâ- hili M.Ö. 410-420 yılları arasında kara surlarının yapılmasıyla mümkün olmuştur. Mahallemiz Suriçi’ne alındıktan sonra İmparator I. Theodosius’un döneminde 380’li yıllarda Yeni Roma’nın başkenti tamamen Hristiyanlığa geçip Pagan tapınakları yasaklandığından, bu tarihten itibaren bölgede kiliseler inşa edilmeye başlanmıştır.

Osmanlı Dönemi

İstanbul fethedildikten sonra, şehrin pek çok bölgesinde hem nüfus hem de mimari bakımdan İslamlaşma-Türkleşme faaliyetleri başlamıştır. Bu çalışmalar Anadolu’dan gelen nüfusla birlikte cami, mescit, tekke gibi ibadethaneler yapmak suretiyle gerçekleştirilmiştir. Bunlardan biri eski bir mahallemize adını veren Müftü Ali Cami’dir.

Yedikule Mahallesi

Kuzeydoğusunda Hacı Hamza Mektebi Sokağı, Küçük Efendi Sokağı ile Merhaba Caddesi, güneydoğusunda İmrahor İlyas Bey Caddesi, güneyinde Yedikule Caddesi, batısında Yedikule Zindanı ve Yedikule Surları ile çevrili alandır.

Bizans ve Osmanlı Dönemi

Mahallemiz adını, II. Theodosius’un

başlattığı ve Sultan Fatih’in yediye tamamladığı kulelerden almıştır. Yedikule, Byzantion’dan itibaren Sultanah- met Meydanı’ndan Mese Yolu adıyla başlayıp, Beyazıt-Aksaray-Samatya ve Yedikule’den (Pordo Aurca - Altınka- pı) geçerek Batı Roma şehrine uzanan ve yaklaşık 1850 yıldır kullanılan kara yolunun şehre ait en önemli kapıların- dan biridir. I. Theodosius Dönemi’nde (347-395) karşılama ve uğurlama törenleri için (penta prilkyor) “beş kule” ve mermer bloklardan oluşturulan bir kapı olarak inşa edilmiştir. Kendisinden sonra oğlu (II. Theodosius) diğer gözetleme kulelerini kapı kuleleri ile birleştirerek eseri kaleye dönüştürmüştür. Yine bu dönemde kapının üstüne zafer tanrıçası Nika ile beş filin tunçtan heykelleri kondurulmuştur. I. Theodosius burayı imparatorların zafer dönüşü kutlamaları ve dışarıdan gelen önemli yabancı protokolün törenlerle karşılanması amacı ile yaptırmıştır.

İmparatorlar, Bakırköy’de taç giydikten sonra alkışlanır ve savaştan zaferle dönen ordusuyla Altınkapı’dan girip Ayasofya’ya doğru ilerlemeden önce, memurları, yüksek rütbeli devlet erkânı ipekli, sırmalı, erguvani giysileriyle töre- ne katılır, alkış ve sloganlarla imparatoru kutlarlardı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun Via Egnattia yoluyla Trakya’ya ve Avrupa’ya açılan kapısı olan bu kapı, şehri ziyarete gelen önemli protokolün ve imparatorların ordularıyla birlikte sefere uğurlanıp karşılandıkları bir kapı olduğu için heykellerle birlikte, üstü altın plakalar çakılmak suretiyle süslenmiştir.

Marmara Denizi kenarında küçük bir limanla önemli bir deniz ulaşım merkezine de dönüşen bu beş kule ve kapısını (AuroPorta: Altınkapı) II. Theodosius, (401-459) döneminde inşa ettirdiği kara surlarıyla birleştirerek, şehrimizin surlarının güzergâhına son şeklini vermiştir. II. Theodosius’un surlarının şöhreti, yüksek olmaları ve üç kademeli kalın duvarlarla birlikte, önlerinde denizden itibaren Topkapı’ya kadar uzanan 7 metre derinliğinde, 5 metre genişliğinde hendeklerle çevrili olmalarından kaynaklanır. İçi su dolu olan bu hendeğin suyu o zaman Bayrampaşa sırtlarından Marmara’ya akan derelerden ve yer altı kaynaklarından sağlanıyordu. Ayios İoannes Kilisesi 461 yılında seferden dönen imparatorların şehre girer girmez ibadet etmeleri için inşa edilmiştir.

Yedikule Kapısı’nın üzerindeki çift başlı kartal kabartma heykeli, 2009’da çalınmıştır. Kara surlarıyla deniz surla- rının kesiştiği yerde olan kuleye (Penta Prikyor), Fatih’in döneminde iki kule daha ilave edilmiş ve kulelerin arası duvarlarla örülmek suretiyle burası bir iç kaleye dönüştürülmüştür.

Osmanlı Dönemi’nde burası halk sağlığı için bir “nazarat” yeri olarak da kullanılmıştır. Veba hastalığının yaygın olduğu yıllarda şehre gelenler burada 7 gün karantinada tutulduktan, sağlıklı olduklarına kanaat getirildikten sonra şehre girişlerine izin verilirdi.

1204 Latin İstilası’nda Beşkule’nin (Penta Prikyor) altın levhaları ve diğer değerli parçaları sökülerek yağmalan- mıştır. Latinlerin yıktığı kapıyı İmparator VI. İoannis Paleologos, bugün Fatih Cami’nin olduğu yerde o yıllarda harabeye dönmüş olan Havariun Kilisesi ile bugün olmayan Kırk Azizler ve Aya Morkios kiliselerinden söktüğü değerli taşları, Altınkapı’ya (altın levhaları sökü- len) taşıtarak onu yeniden yaptırmıştır. Sultan Fatih yaptırdığı iki ilave kuleleri Osmanlı Devleti’nin hazinesini saklamak için kullanmıştır. Daha sonra hazine güvenlik nedeniyle Topkapı Sarayı’na taşınmıştır. Ancak Kanuni Dönemi’nde bir kısım hazinelerin saklanması için yeniden kullanılmaya devam edilmiştir. Zamanla kalenin içine bir cami ve evlerden oluşan küçük bir mahalle inşa edilmiştir. 19. yüzyıla gelindiğinde sur içine bir de kız meslek lisesi yaptırılmıştır.

Yedikule, uzun tarihi süreci içerisinde zindanlarıyla da ünlü olmuştur. Üst düzey pek çok mahkûm buraya hapse- dilmiş ya da idam edilmiştir. Örneğin Sultan Fatih’in Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa ve ünlü veziri Mahmut Paşa, kafaları kesilmek suretiyle cezaları burada infaz edilmiştir. Yine son Pandus İmparatoru David Kommennos, Mısır’dan getirilen son Abbasi Halifesi II. Mütevekkil, Kırım Hanı Mehmet Giray, Katolikliğe karşı şiddetli mücadelesiyle tanınan İstanbul Ermeni Patriği Vartapet Avedik gibi ünlü kişiler de burada hapsedilmiş, bir kısmı ise idam edilmiştir.

Yine 1714 yılında Eflak Prensi ve dört oğlu burada idam edilmiştir. 1787 Rus Harbi’nde Rus Sefiri, 1801’de Fransız Maslahatgüzarı Reffin burada hapsedilmiştir. Buradaki kulelerin bazı- larında işkence odaları vardı. 17. yüzyıl- da II. Osman (Genç) bu odaların birinde hapsedilerek sonra da idam edilmiştir. Bugün kullanılan kapı, iç kalenin kenarında, Altınkapı’nın kuzeyinde olup, halkın kullanması için Bizans Dönemi’nde yapılmıştır. Bizans İmparatorlarının aksine Yavuz Sultan Selim hariç bu kapı Osmanlı Sultanları ta- rafından hiç kullanılmamıştır. Yavuz Sultan Selim, babası Sultan II. Bayezıt’ı tahttan indirdikten sonra onu Dimetoka’ya uğurlamak için 23 Mayıs 1512’de şehir dışına çıkmıştır. Dönüşünde Edirnekapı’dan itibaren yeniçerilerin bu günkü Fevzipaşa Caddesi boyunca cülus bahşişine zam istemek için kılıçlarını birbirlerine çatmak suretiyle (kılıç çatma eylemi) bekledikleri haberini alınca, Yavuz Sultan Selim yolunu Yedikule Kapısı’na çevirerek, şehre giriş için bir defaya mahsus bu kapıyı kullanmıştır. Rivayetlere göre Theodosius Dönemi’nde Bergama’da bakırdan yapılmış içi boş büyük bir boğa heykeli Yedikule yakınlarına bir yere getirilmişti. (Bizans Dönemi’nde Yedikule civarı ceza infaz yeri idi. Bizanslı yargıçlar lodoslu havalarda lodosun olumsuz etkilerinden dolayı mahkûmları mahkeme etmezlermiş.) Getirilen bu boğa heykeli de ceza infazında kullanılırmış. İçine mahkûm konulduktan sonra alttan ateş yakılır, mahkûm ateşin verdiği acı ile bağırırken infazı gerçekleştirilirdi.

Yedikule; Bizans ve Osmanlı Dönemi’nde eki- lip biçilen ve derin su kuyularından sağlanan sularla sulanan bostanlarıyla da ünlenmiştir. Fetih’ten sonra Anadolu’dan getirilen nüfusla birlikte yoğun olarak Ermeni, Rum ve Türklerin yaşadığı bir semt olmuştur. Hacı Evhaddin ve İmrahor, Yedikule Mahallesi’nin önemli yerleşim yerlerindendir. Bizans Dönemi’nde burada oturanlar memur, tüccar, müstahdem ve aşağı tabakadan kişilerdir. Bunlardan başka Yedikule’nin hemen dışında Cenevizliler ikamet ederdi. Cenevizliler 1155 yılında Sirkeci’deki Ceneviz Mahallesi’ne taşınmışlardır. Karaman’dan gelen Rumlar 16. yüzyılda etkin bir varlık gös- termelerine rağmen, 17. yüzyıldan sonra şehrin muhtelif yerlerine dağılmışlardır. Evliya Çelebi’ye göre 17. yüzyılda bu bölgede devlete veya kamuya ait çok sayıda atölye ve işyerleri vardı. Kayıtlara göre sadece Sultan Fatih Kazlıçeşme ve Yedikule civarında 360 tane debbağhane (deri işlenen yer, tabakhane) inşa ettirmiştir. Eskiden Yedikule’den denize kadar uzanan alanda daha çok debbağların (deri işleyen kişi) mezarları vardı. Ancak Alemdar Mustafa Paşa ve üç şehit arkadaşının da aralarında bulunduğu bu mezarlar yok edilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında mahallemiz, Yedikule tren yolu istasyonu ve onun bakım onarım merkezi ile gazhane gibi modern tesislerle tanışmıştır. 1906’da 1500 binanın yanmasıyla Yedikule, tarihinin en büyük felaketini yaşamıştır.

Zeyrek Mahallesi

İstanbul’un dördüncü tepesinde yer alan Zeyrek Mahallesi, Haliç’i, Boğaziçi’nin bir kısmını ve Galata’yı gören bir topoğrafyaya sahiptir. Kot farkından dolayı yokuşlarıyla meşhur olan semt, Bizans’tan beri devam eden sıralı evler ve sokak dokusunu korumuştur. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemli bir merkez olduğundan orta ve üst sınıftan insanların ikamet yeri olan semtte, yan yana ve iç içe geçmiş Bizans ve Osmanlı eserleri, gücün, vefanın ve hoşgörünün tanıkları idi.

Bizans Dönemi

Bölgede Osmanlı ile Bizans dönemleri ara- sında geçişi sağlayan en önemli eser, Zeyrek Ca- mi’dir. Bu bina Bizans Dönemi’nde Pantokrator (en güçlü) Manastırı olarak bilinirdi. II. İoannes (Yannis) Komnenos tarafından karısı İreni adına inşaatına başlanmış ve İmparator I. Manuel tara- fından 12. yüzyılın başlarında bitirilmiştir. Dö- neminde Haydar Caddesi’ne kadar büyük bir ala- na yayılmış olan yapı topluluğu, altında büyük bir sarnıcı olan ve etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir manastırdı. 1204-1261 Latin İstilası esnasında Latinler, manastırı şehirden yağmaladıkları eşya- ların deposu olarak kullanmışlar ve giderken de binanın önemli sanat eserlerini alıp götürmüş- lerdi. Burası, Ortodoks-Bizans ile Latin- Katolik kiliselerinin birleşme müzakerelerinin ve harare- ti yüksek tartışmaların yapıldığı yerdi. Bu birleş- me fikrine, halkın desteğini de yanına alarak en çok karşı çıkan Gennadios Scholarious’tu. Sert muhalefetinden dolayı makamından azledilerek bu manastıra (Pantokrator) hapsedilmiştir. Fatih İstanbul’u fethettiğinde bunu değerlendirerek Gennadios’u patrik olarak tayin etmiştir.

Osmanlı Dönemi

Fetihle beraber nüfusunun bir kısmı Gala- ta’ya ve diğer ülkelere göç eden semte, Müslüman Türkler yerleşmeye başlamıştır. 55 odalı Pantokrator Manastırı fetihten hemen sonra Sultan Fatih tarafından medreseye dönüştürül- müştür. Bu medrese bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin temeli kabul edilir. Sultan Fatih medresenin başına o sıralarda Bursa’da müderrislik yapan Molla Mehmet Zeyrek’i tayin etmiştir. Molla Zeyrek, Hacı Bayram Veli’nin talebesiydi. Farsçada “anlayışlı, uyanık, zeki” anlamına gelen “Zeyrek” ismini de hocası Hacı Bayram Veli’den alan Molla Zeyrek, II. Murat’tan beri Bursa’da müderrislik yapıyordu. Sahn-ı Seman medreseleri oluncaya kadar yaklaşık 20 yıl burada görev yapmıştır. Molla Zeyrek’ten dolayı semt de, bu isimle anılmaya başlanmıştır.

Ecdadımız Osmanlı, bu semti de cami, mescit, medrese, tekke, çeşme, türbe, parke taşlı kaldırımlar ve meşhur Zeyrek evleriyle donatmıştır. 16. yüzyılın başlarında burası Osmanlı kültürünün nüvesi, örnek bir Osmanlı semti olmuştur. Depremlerde yıkılan taş binaların yerine Osmanlı-Türk mimarisi cumbalı ahşap evler ve konaklar inşa edilmiştir. Fakat yangına karşı dayanıksız olan bu malzeme bu kez de, çıkan yangınlarda ağır can ve mal kaybına neden olmuştur. Bundan sonra yangına karşı tedbir olsun diye kâgir binalar yapılmaya başlanmıştır. Zeyrek’te şehir meydanı yoktur. Kadınlar Pazarı Meydanı 1908’de yanan ahşap evlerin arsalarından oluşmuş bir meydandır. Zeyrek, 1703’te idam edilen Şeyhülislam Seyyid Erzurumlu Feyzullah Efendi ve Doğanzade gibi önemli kişilerin konaklarının bulunduğu, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi gibi önemli âlimlerin yaşadığı bir semtti. Zembilli Ali Efendi, Sultan II. Beyazıt’tan Kanuni Döne- mi’nin ilk yıllarına kadar Şeyhülislamlık yapmış olup asıl adı, Alaettin Ali Cemal’dir. Karaman doğumludur. Pek çok medresede müderrislik yaptıktan sonra, Osmanlı Devleti’nin 8. Şeyhülislam’ı olmuştur. Halkın sorularını, yaşadığı evinden sokağa sarkıttığı bir zembille yazılı bir şekilde alıp, yine aynı usulle cevap verdiğinden adı Zembilli Ali Efendi diye anılır olmuştur. Kendi adına bir sıbyan mektebi, bir camisi bir de 1998’de yeniden yapılmak üzere yıktırılan iki katlı ahşap bir evi vardı.

/400proje /400proje
Başkan Instagram Başkan X Başkan Facebook Başkan YouTube Başkan Telegram Başkan WebBaşkan Web

Warning

Reading cannot be initiated since there is no Turkish language support. You can add Turkish language support to your device from the settings section.

Şimdi konuşabilirsiniz Sizi dinliyorum... Anlaşılmadı. Tekrar Deneyin